Yazar: Sinemaca

  • Serap’ın Bitmeyen Kâbusu: Aaahh Belinda Filmi

    Serap’ın Bitmeyen Kâbusu: Aaahh Belinda Filmi

    Feminizm, toplumdaki kadın-erkek eşitsizliğini ortadan kaldırmayı amaçlayan muhalif bir harekettir. Toplumun; sosyal, ekonomi gibi alanlarda yalnızca kadına yüklediği veya dayattığı birtakım görevlerin eşitsizliğini feminizm akımı kabul etmemektedir. Tarih boyunca kadınlar birçok alandaki haklarına erkeklerden daha sonra kavuşmuşlardır. Bu durumdan dolayı toplumdaki kadınlar; sosyal haklarını, ekonomik haklarını, siyasal haklarını ve özgürlük haklarını kolay elde edememişlerdir. Böylelikle en temel bireysel haklarına oldukça geç sahip olmuşlardır. Örneğin; Seçme ve seçilme hakkı kadınlara birçok ülkede çok geç tanınmıştır. Bu haklar kadınlara, 20. Yüzyılın başlarında ve ortalarında birçok ülkede daha yeni verildiği bilinmektedir.

    ‘’Aaahh Belinda, Atıf Yılmaz‘ın yönettiği ve başrolünde Müjde Ar‘ın oynadığı 1986 yapımı Türk filmi. Filmin senaryosu Barış Pirhasan‘a aittir. Serap, modern ve başarılı bir tiyatro oyuncusudur. Pişirmek, temizlik ve çocuk doğurmaktan ibaret olan kadına biçilmiş geleneksel rolü hor görmekte, dönemin şartlarına nazaran Avrupai bir yaşam sürmektedir. İlk defa bir reklam filminde oynamayı kabul eder. Piyasaya yeni sürülen Belinda isimli şampuanın reklamında Naciye isimli, iki çocuklu, tipik bir ev kadınını canlandıracaktır. Çekimler esnasında boyut değiştirerek birden kendini Belinda reklamındaki Naciye olarak bulur’’ (Wikipedia/Aaahh_Belinda).

    Filmin başında, Serap (Müjde Ar) ile Suat’ın (Yılmaz Zafer) konuşmalarında en büyük korkusunun hayatını sadece bir ev kadını olarak geçirmek olduğu görülmektedir. Serap’ın toplumun kadınlara öncelikli olarak yüklediği görevlerin dışında bir hayat sürmektedir.

    Reklam çekiminde rol icabı da olsa Serap, ev kadını olan Naciye’yi canlandırmakta zorlanmaktadır. Reklam icabı rol ile gerçekteki toplumun kadına yüklediği rol, Serap’ın idealine ve benimsediği hayata çok uzaktır.

    Şampuan reklamında ise kadının metalaştırıldığını görmekteyiz. Reklam filminde kadın saçlarıyla kocasının dikkatini çekmektedir. Şampuanı kullanan kadınların, kocalarını etkilemede şampuanı araç olarak kullanması gerektiğine vurgu yapılmaktadır. Kadının saçları güzel olmalı ve kocasını etkilemelidir mesajı verilmektedir. Belinda şampuanıyla saçlarını yıkadığı çekimde bir anda kendisini rolünü yaptığı Naciye karakterinin kendisi olur.

    Naciye, çekirdek bir ailenin gündüz işine gidip akşam ev işlerini yapıp çocuklarına bakan bir kadını temsil etmektedir. Kocasının ondan, çocuklarının ondan birtakım beklentileri vardır ve bu beklentilere cevap vermek zorunda kalmıştır. Naciye’nin hayatına mahkûm olan Serap bu durumu kabullenmekte zorluk çekmektedir. Çünkü o, bütün bu beklentilerin çok uzağında bir karakterdir. Serap, kendi hayatına dönme konusunda mücadele eder ama en sonunda akıl hastanesine dahi düşer. Bu bağlamda Naciye’nin yaşadığı hayat Serap’a göre delilik, kabul edilemez bir hayattır. Bu iki farklı karakterin çatışmasını filmin tamamında görmek mümkündür. Naciye karakteri, toplumun kadına yüklediği görevleri temsil eden bir karakter olarak; çocuk bakmak, temizlik yapmak, yemek yapmak, kocasının isteklerini yerine getirmek gibi birçok toplumsal rolü taşımaktadır.

    Füsun Demirel’in canlandırdığı Feride karakteri ise Naciye karakteri gibi gelenekselleştirilmiş bir ev kadını temsilidir. Feminizmi temsil eden Serapla, Feride’nin birlikte vakit geçirmesi sonucunda Feride’nin kendisine yüklenen bu rollerden dolayı rahatsız olduğu görülmektedir. Ama onunda başka bir çaresi yoktur, ev kadını rolünü üstlenmesi gerekmektedir. Naciye karakteri gibi Feride karakteri de Belinda şampuanının kadına yüklediği görevlerin temsilleridir.

    Filmin sonlarına doğru Serap, Naciye’nin hayatını kabul etmiş gibi yapmaktadır. Çocuklarına, kocasına, kocasının ailesine karşı idealize edilmiş ve gelenekselleşmiş bir ev kadını olmuştur. Babaannenin torunlarına söylediği dunganga şarkısını çocuklarına söylediği görülmektedir. Bu rolleri gerçekleştirdiğinde yani toplumun ve ailesinin ondan beklediği görevleri yerine getirdiğinde takdir edilip evde kabul görmektedir.

    Naciye’ye dönüşen Serap bir taraftan da çok sevdiği tiyatroya kendini kabul ettirmiştir. Prova esnasında gelenekselleştirilmiş koca gelir ve Serap’ı döverek oradan çıkarır. Serap’ı götürdüğü yer ise babasının evidir. Burada şu düşünce geçmektedir; eğer bizim idealize ettiğimiz bir kadın olmazsan gideceğin yer babanın evidir. Burada baba evi, kadının atıldığı veya değersiz gösterildiği bir ev olarak temsil edilir. Baba evine geri dönmek, toplumun kadına yüklediği rolleri yerine getiremeyen bireylerin cezasının temsili olarak karşımıza çıkmaktadır. Filmin sonunda Naciye rolünü benimseyen Serap, reklam çekiminin sonunda yeninden eski haline döner. Bir kabustan uyanmış gibi çevresine bakar. Serap’ın Naciye’nin hayatına mahkûm olup yaşadığı bu kâbus, onun için çöldeki optik bir yanılma anlamına gelen serap veya korktuğunun başına gelmesi olarak görülmektedir.

  • Agora Filmi: Tarihin Değiştiremediği Bir Son…

    Agora Filmi: Tarihin Değiştiremediği Bir Son…

     

    Roma İmparatorluğu hâkimiyetindeki İskenderiye’de geçen hikâyede bilinen ilk kadın matematikçi, astronom ve filozof olan Hypatia’nın hayatı merkeze alınıyor.
    yönetmen Alejandro Amenábar’ın yönettiği 2009 yapımı filmin başrolünde Rachel Weisz, Max Minghella ve Oscar Isaac yer almaktadır.

    Filmin adı Agora; Eski Yunanca ’da sosyal, ticaret ve politik yönlerde öneme sahip “şehir merkezi” anlamına gelmektedir. Film, 4. Yüzyılın Roma İmparatorluğu hâkimiyetindeki bugünün Mısır sınırlarında olan İskenderiye’de geçmektedir.

    Hypatia, İskenderiye kütüphanesi’nin bilinen son yöneticisi Theon’un kızıdır ve kütüphanede her dinden öğrencisine astronomi, felsefe, matematik ve geometri dersleri veren idealist bir pagan bilim insanıdır. Hypatia, dogmatik düşüncelere her seferinde karşı çıkan, mevcut doğruları da sürekli sorgulamaktadır. Öğrencilerine öğrettiği bilgilerin de yanlış olabileceğini söylemekte ve yaşadığı çağın tabularını kabul etmemektedir.

    Dönemin arka planına baktığımızda; Roma İmparatorluğu eski gücünü yitirmekte, Hristiyanlık daha fazla kabul edilmektedir. Ayrıca filmin anlattığı dönem, dini hoşgörünün olamadığı, dini liderlerin siyasiler üzerinde büyük etkisinin olduğu bir dönemdir. Paganlar, Hristiyanlar ve Yahudiler arasında geçen din savaşlarını ayrıca dinin, o dönemin şartlarında bilimi asla kabul etmemesini anlatmaktadır. Bilim çalışmalarının özellikle de bir kadın tarafından yapılması dini liderler ve halk tarafından cadılık, tanrı tanımazlık olarak görülmektedir.

    Filmde, üç farklı dine mensup halkın anlaşmazlıkları, hoşgörüsüzlükleri ve bunların sonucunda olan çatışmalar ve ölümler anlatılmaktadır. Filmde bir dine bakış savunulmamaktadır. Yönetmen, belirli bir dinin tarafı olarak kamera arkasında durmamaktadır. Hristiyanlıkta tek tanrı inancı ve onun mucizeleri gösterilmektedir.  Kendi dinine mensup ihtiyaç sahibi insanlara yardım etmek de onlara göre bir mucizedir. “Mucize bir ekmeği paylaşmaktır.” Pagan inancını temsil eden ve İskenderiye kütüphanesini kontrol edenler ise put inancını benimsemektedir. Ayrıca bilim, sanat, aydınlanma ve felsefi düşünceyi kabul etmektedirler. Hypatia’nın hayali, Pagan inancını da yansıtmaktadır. “Gökyüzünün sırrını çözdüğüm zaman, işte o zaman mutlu bir insan olarak öleceğim.”  Yahudiler ise yine Hristiyanlar tarafından istenmemektedirler. Karşılıklı intikamların alındığı çatışmalar film boyunca da sürmektedir. Yahudiler, tiyatroda saldırıya uğramıştır. Onlar için önemli olan bir günde ve savunmasız oldukları bir zamanda saldırı gerçekleşmiştir. Bu sahnede Yahudilerin sanata önem verdikleri görülmektedir.

    Filmin hikayesinin bir diğer düzlemi ise Hypatia’nın kölesi Davus ile öğrencisi ve sonradan şehrin valisi olan Orestes’in Hypatia’ya olan aşkı üzerinden ilerlemektedir. Hypatia, Orestes’in bu aşkına karşılık vermemiş ve onun danışmanlığını yapmaktadır. Hypatia için aşk dünyayı ve gökyüzünü keşfetmektir.

    Hypatia’nın bu çalışmalarını, uzun yıllar sonra Kepler’in 17. yüzyıl gezegensel hareket yasaları ile tanımladığı görülmektedir. 

    Dönemin en önemli kütüphanesi olan İskenderiye kütüphanesi, birtakım din tüccarları tarafından yok edilmiştir. Kütüphane, küçükbaş hayvanların beslendiği bir ahıra dönüştürülmüştür.

    Hristiyanlar şehirde gücünü iyice arttırmış, Yahudi ve Paganları yok etmeye devam etmişlerdir. Şehrin yönetimindeki etkisi, tanrıya değil felsefeye inanırım sözünü her seferinde dile getiren Hypatia’nın, film ilerledikçe düşmanları artmış ve filmin sonunda dini bağnazlar tarafından suçlu bulunup öldürülmüştür.

    Hypatia’nın, İskenderiye kütüphanesinin yaşadıkları dinler arası savaştan çok bilim ve din savaşı olarak görülmektedir. Tarihsel olarak bilim adamları ile dogmatik düşünceler sürekli karşı karşıya gelmektedir. Bunun sonucunda insanlar ölmekte ve insanlık tarihinde kara lekeler oluşmaktadır.

    Filmin geçtiği tarihteki gerçek hikâyeden günümüze kadar geçen yaklaşık 1.700 yılda değişmeyen bazı ortak gerçekler olduğu görülmektedir. Kadının toplumdaki değerine, sorumluluklarına, bilime katkısına tarih boyunca belirli bir noktadan bakılmaktadır.  Filmde anlatıldığı gibi özellikle dini liderlerin yönettiği veya yönetim üzerinde ciddi hegemonyası olan ülkelerde bu gibi olayların halen yaşandığı dikkat çekmektedir. Bu bağlamda; kadına, bilime, sanata değer vermeyen toplumların din kisvesi altında yaşananlar hafızalarda yer etmektedir.

  • Acının Fotoğrafını Çeken Adam: Alejandro González Iñárritu

    Acının Fotoğrafını Çeken Adam: Alejandro González Iñárritu

    Auteur Yönetmen Kavramı Nedir?

    Hector González Gama ile Luz María Iñárritu ya da bilinen adıyla Alejandro González Iñárritu, 1963 yılında 7 çocuklu bir ailenin en küçüğü olarak Meksika’nın başkenti Meksiko’da dünyaya gelmiştir. Ailesi ekonomik sorunlar yaşarken kendisi, 16 yaşında okulundan atmıştır. O yaşlarda elindeki az miktarda parayla birlikte Avrupa ve Afrika’ya kargo gemisiyle yolculuklar yapmıştır. Böylelikle geniş bir sosyolojik birikim yaptığı söylenebilir.  Üniversite de iletişim bölümünü bitirmiş ve ardından DJ’lik, Prodüktörlük, Radyo programcısı, TV reklam yönetmenliği gibi işler yapıp ilk uzun metrajlı filmi olan Paramparça Aşklar ve Köpekler’i (Amores Perros) 2000 yılında tamamlayarak adını dünya çapında duyurmuş ve Amerika’ya transfer olan Meksikalı yönetmenler arasına katılmıştır. 21 Gram (2003), Babel (2006), Biutiful (2010), Birdman (2014) ve The Revenant (2015) filmlerinde ünlü Hollywood yıldızlarıyla çalışmış ve son iki filmiyle Oscar ödülleri kazanmıştır.

    Auteur sözcüğü ilk olarak Andre Bazin tarafından Cahiers du Cinema isimli Fransız sinema dergisinde kullanılmıştır. Burada yaratıcı yönetmen anlamında, klasik anlatı yapısının dışına çıkan ve kendi tarzının bulunduğu yönetmenleri ifade etmek için kullanmıştır. François Truffaut tarafından yazılan Yaratıcı Yönetmenler Peotikası adlı eserde bahsi geçen yaklaşımlar Andrew Sarris tarafından kuramlaştırılmıştır. Yapımcıdan ziyade yönetmenin film yapımının merkezinde olduğu, diğer eserleriyle birlikte incelendiğinde kendine has bir imza niteliğine sahip olan yönetmenlere auteur yönetmen denilebilmektedir. Auteur, bir yönetmenin kendi belirginliğini, işaretini koymasıdır.

    Iñárritu’nun ilk uzun metrajlı filmi olma özelliği taşıyan Paramparça Aşklar ve Köpekler, iç içe geçmiş üç hikâyeden oluşmaktadır. Üç farklı hikâye film düzlemi boyunca birbirinden ayrı gibi görünse de bu üç farklı olay bir sahne ile birbirine bağlanmaktadır.  Bu film özelinde üç farklı hikâye bir trafik kazası ekseninde bir araya gelmektedir.  2003 yapımı 21 Gram ve 2006 yapımı Babel filmleri de üç farklı hikâyenin sonuca doğru tek bir hikâye altında toplanmasını konu almaktadır. Yönetmen, hikâyeyi ele alma biçimi ve film kurgusunu kendine has bir üslupla aktarmaktadır. Bu filmlerden sonra birlikte çalıştığı Meksikalı senarist Guillermo Arriaga ile yolları ayrılmış ve sonraki filmlerinde bu anlatı yapısından da vazgeçmiştir. Filmlerinde; şiddet, madde kullanan karakterler, ölüm, suç, aile içi dramlar, trajik olaylar gibi öğelere yer vermektedir. Yönetmenin büyüdüğü ülkede bu gibi gerçeklerin yaygın olarak yaşanması, yönetmeni de ciddi anlamda etkilediği filmografisinin genel konularından anlaşılmaktadır. Yönetmen ’in kamera kullanım tercihi, genelge kameranın elde olduğu hareketli aktüel çekimler ve plan sekans teknikleridir. Bu tekniği özellikle ilk dört filminde (Paramparça Aşklar ve Köpekler, 21 Gram, Babel, Biutiful) ağırlıklı olmak üzere bütün filmografisinde görmek mümkündür.  Bu bağlamda yönetmen ‘’Acının Fotoğrafını Çeken Adam’’ tasviriyle ele aldığı hikâye öğeleri kimi otoriteler tarafından de bu çerçeve de kabul görmüştür.

    Auteur yönetmenler, yaratıcı yönetmenler olarak değerlendirilirken aynı zamanda film yaratım sürecine etki eden senaryo, kurgu, film yönetimi gibi konularda etkin olmasıdır.  Iñárritu’nun, kompozisyonu oluşturma, kamerayı kullanma biçimi, senaryo tercihi kısaca sinematografiyi oluşturan bütün öğelerin tercihi genel filmografide de tutarlı olmaktadır. Bu da kendine has anlatım özellikleri olduğunu ve bu anlatım özellikleri üzerine filmografisini inşa ettiği söylenebilmektedir. Özellikle ilk dönem filmlerinde tercih etmediği klasik anlatı yapısı, belirsiz sonlar, yönetmenin tutarlı olarak tercih ettiği anlatım biçimlerindendir.

     

    Bazin; film üzerindeki (yazılı, sesli ve görsel) kesin kontrolü senarist veya yapımcıya değil, yönetmene verilmesi gerektiğine vurgu yapmaktadır (Aktaran, Demir, 2019:21). Uzun metrajlı filmlerinde yönetmenin, senaryo, yapımcı, kurgu ve yönetmenlik gibi çok geniş alanlarda da çalıştığı görülmektedir. Auteur yönetmenlere genel olarak bakıldığında; filmi bir araya getiren birçok unsuru kendi yerine getirmiştir. Böylelikle film, yönetmenin sanat anlayışına ait olma noktasında daha çok benzerlik gösterdiği söylenebilir. Yönetmenlik dışında birden çok alanın da üstlenicisi olmak yönetmene bir özgülük katmaktadır. Bu özgülük en temelde yönetmene daha geniş ifade etme alanı sağlamaktadır. Özetle ve bana göre; bir filmin adına veya jeneriğine bakmadan en geniş olarak filmin sinematografik öğelerinden yönetmenin kim olduğu anlaşılabiliyorsa bu bir Auteur yönetmendir diyebiliriz.  

     

  • Parazit Filmi; Sistemin Boşluklarına Böcek Gibi Sızmak

    Parazit Filmi; Sistemin Boşluklarına Böcek Gibi Sızmak

    İdeolojik Eleştiri

    Tarihin önemli kişiliklerinin ideoloji konusundaki görüşleri…

    Destutt de Tracy; bir takım eksantrik adamların acayip fikirleridir.

     Napoleon; ters/yanlış bilinçtir.

    Lenin; toplumu bir arada tutan sıvadır.

     Gramsci; maddi bir pratiktir.

    Marx; Yönetici sınıfın fikirlerinin toplumda doğal ve normal görülmesini sağlayan bir araçtır, bir sınıfın dünya görüşüdür.

    2019 yapımı Güney Kore filminin yönetmenliğini; Bong Joon-Ho yapmıştır. Film; Oscar, Altın Palmiye, BAFTA başta olmak üzere yılın en saygın ödüllerini kazanmıştır.

    Film, fakir bir aileden gelen genç bir adamın zengin bir ailenin kızına özel ders vermeye başlamasının ardından Genç adamın bütün ailesi, çeşitli numaralarla yavaş yavaş zengin ailenin yanına sızmaya başlamasını konu almaktadır.

    Karakterler:Baba Kim; eskinden valelik ve şoförlük yapmış, bir dönem Tayvan pastanesi işletmiş, Anne Kim, ödüllü bir eski çekiç atma sporcusu, Çocuklar ise üniversiteye gidememiş ama kültürlü ve uyanık karakterler olarak karşımıza çıkarlar. Ailenin önceki sınıfsal durumuna baktığımızda orta sınıftan alt sınıfa düşmüş bir yapıda oldukları görülür.

    Marx, burjuvaları emekçilerin kanını emen parazitik (asalak) bir sınıf olarak tanımlar. Filmde Kim ailesi bir parazit gibi Park ailesinin yanına yerleşmiştir. Marx’a göre ise Parazit üst sınıftır. Bu karşıtlık filmde iki aile üzerinde de değerlendirilebilir. Baba Park’ın Baba Kim ile arabada yaptığı konuşmada alt sınıfı ima ederek ‘’bizim yardımcılarımız olmasa çamaşırlar nasıl yıkanır, evimiz nasıl temizlenir, yemek nasıl yapılır? Eşim bunların hiçbirini bilmiyor. Ev darmadağın olur’’ şeklindeki sözlerinden ise şu düşünceye varılır; Alt sınıf olmazsa üst sınıf da olmaz. Temel gereksinimlerini, işlerini alt sınıfa yaptırarak ancak üst sınıf konforunu yakalar. Bir diğer düşünce ise burada zengin ailenin yanına düzmece ile giren ve onlar gibi yaşamayı düşleyen alt sınıf Kim ailesi parazit olarak görülebilir.

    Film, bodrum katında oturan Kim ailesinin sınıfsal ve ekonomik durumunun tasvirini yaparak başlar. Geçimlerini pizza kutusu hazırlamak gibi basit işler alarak sağlayan alt sınıf temsili Kim ailesinin, bedava wifi aradıkları sahnede filmdeki yoksulluklarının da modernleştirilmiş bir yoksulluk olduğu gösterilir.

    Çeşitli numaralarla Kim ailesi, zengin Park ailesinin yanında birbirlerini tanımıyor gibi yaparlar ve Park ailesinin evlerinde çalışmak üzere hayatlarına dâhil olurlar. Alt sınıf aile, kendini üst sınıf aileye kabul ettirmiştir. Bu bölümde ‘’Yoksulların zekâsı, zenginlerin parası’’ düşüncesi hâkimdir. Alt sınıf üst sınıf çatışmasının yanında filmin ikinci bölümü başlarken bodrumdaki gizemli adamın evin eski hizmetçinin eşi olduğu anlaşılır. O sahneden sonra iki alt sınıfın kavgası görülür. Üst sınıfın hayatında kalabilmek için alt sınıfta çıkarı doğrultusunda birbirini yok etmeye çalıştığı sonucuna varılır.

    Çizgisel bir olay örgüsü ile devam eden filmin ilk yarısı kara komedi türüne yakınken ikinci yarısından itibaren özellikle Park ailesinin bodrumunda yaşayan adamın ortaya çıkmasıyla birlikte ağır bir trajediye dönüşüyor. Bununla birlikte filmin renk tonları; dramı, suç unsurlarını temsil eden kirli yeşile yakınlaşır. Filmin sonları yaklaştıkça Kore filmlerinde çokça görülen şiddet unsurları tavan yapar. Ayrıca filmin bütün mekânları özel olarak tasarlanmış bir stüdyo ortamında çekilmiştir.

    Kapitalist düzende çok çalışma ile gerçekleşecek zenginlik, refah düzeyini Kim ailesi kabul etmeyerek bu düzenin açıklarını bulup kendilerine bir pay alma düşüncesi ile hareket etmektedir. Kapitalist düzeninin getirdiği acımasız toplumsal sınıf ayrımını Kim ve Park ailesin üzerinden görülür.

    Filmin sonundaki doğum günü partisindeki bıçaklı saldırıda ölen saldırganın kokusu Baba Kim’i rahatsız etmesi, Baba Kim’in kızının da saldırgan tarafından yaralanmasına rağmen patronu Baba Park’ı öldürmesi karakter değişimine en net örnektir. Filmin ilk sahnelerinde Baba Kim, masası üzerinde gezen bir böceği dahi öldürmez. Eliyle aşağıya doğru iter. Baba Park’ın sürekli koku hassasiyeti üzerinden film boyunca Baba Kim’e ve ailesine ima ettiği sözler Kim ailesinde en çok Baba Kim’in gururuna dokunur. Bir nevi Baba Kim, alt sınıfın intikamını almayı kendisine borç bilir. Filmin sonunda, Park ailesi evi boşaltmış, Baba Kim ise evin gizli odasında saklanmıştır. Oğul Kim, çok çalışıp o evi satın alma hayalini kurar. Bu durumun hayalden öteye geçemeyeceğini düşüncesiyle son bulur. Filmin sonunda mesaj şöyledir; Günümüz ekonomik düzeninde çok çalışarak ancak öyle bir eve sahip olabilirsin. Bu düşünce Oğul Kim’de de oluşmuştur. Alt sınıfın düzmecesi kapital düzene mağlup olmuştur.

    Filmin Metaforları:

    Kim ailesinin bodrum kat evi panoramik bir pencereden caddeye, Park ailesi ise geniş büyük bir pencereden ormana, doğaya sonsuzluğa bakar. (İki sınıf arasındaki zıtlık)

    Zengin ailenin evine gitmek için merdiven veya yokuş yürümek gerekiyorken Fakir ailenin evi caddenin bir altında, kanalizasyonların veya yağmurun aktığı çukur noktadadır.

    Filmin başında Kim ailesine hediye edilen taş, zenginlik ve bereket getirdiği söylenir ama filmin sonunda taş bir silaha dönüşür.

    Yağmurun yağmasıyla Kim ailesinin evlerini su basar, bu durum onlar için felaket getirirken Park ailesi için eğlence anlamı taşımaktadır. 

    Koku: Baba Park’ın Kim ailesinin kokusundan sürekli rahatsızlık duyması; Alt sınıf nerede olursa olsun alt sınıf kimliğinin bir özelliğinden kurtulamayacağının mesajı verilir.

    Park ailesinin evininin bodrumunda saklanan adamın, Baba Park merdivenlerden çıkarken kafasını bodrum duvarına vurarak sensorlu lambaları yakması; alt sınıfın, üst sınıfın basit bir konforu için kendine zarar vermeyi göze alması olarak görülebilir.

    Tayvan Pastanesi: Küçük bir sermaye ile Güney Kore’de birçok ailenin kurduğu daha sonra burada yapılan pastaların sağlığa zararlı olduğu düşüncesinin medya yoluyla yaygınlaşması bu pastanelerin kapanmasına zemin hazırlarken, bu durumdan dolayı elindeki az miktardaki sermayeyi buraya yatıranların iflas etmesi, ciddi bir toplumsal ve ekonomik çöküntü getirmiştir. Filmde Baba Kim ile bodrumdaki adam Tayvan pastanesi yüzünden batmıştır. (Ülkemizde bir ara çok hızlı açılıp kapanan lokmacı dükkânlarına benzetebiliriz.)

    Kim ailesinin evindeki tuvalet, evin en yüksek noktasındadır. Aile tuvaletten daha aşağıdadır. Bu ailenin sınıfsal durumuna ilişkin başka bir detaydır.

    Güney Kore zenginlerinin evlerindeki gizli odalar; Kuzey Kore ile olan savaşlar dolayısıyla acil durumlarda saklanmak için Güney Koreli zenginler evlerine gizli bölmeler yaptırırlar. Uzun yıllar geçtiğinde bu gizli odalar unutulur ve bu durum bir utanca dönüşür. Çoğu zaman ev alanlar bu gizli odaların varlığını bilmek istemez, bilseler dahi sözü edilmez. Filmin sonunda her şey açığa çıktığında gizli bodrumun varlığı ev sahipleri tarafından yine bilinmez.  

  • Muhsin Bey Filminin Sosyolojik Eleştirisi

    Muhsin Bey Filminin Sosyolojik Eleştirisi

    Dönemin Türkiye Portresi; Şark Kurnazlığından Garp Kurnazlığına Geçiş

    Senaristliğini ve yönetmenliğini Yavuz Turgul’un üstlendiği Muhsin Bey filminin (1987),  başrollerinde Şener Şen ve Uğur Yücel yer alıyor. Film senaryoda 140 dakika olarak belirlenmiş, yönetmen kurgusundan sonra 100 dakika olan film restore edilmiş.

    Ali Nazik (Uğur Yücel), doğudan ünlü bir türkücü olma umuduyla İstanbul’a gelir. Tanıdık bir referansla eski başarılarından uzaklaşmış organizatör Muhsin Bey’in (Şener Şen) yanına yerleşir.

    1980’ler Türkiye’sinde; doğudan İstanbul’a gelip para kazanma, ünlü olma veya kurduğu hayalleri gerçekleştirme çabası içinde olan bir kesimin İstanbul’a geldikten sonra yavaşça şehirleşmesi ve bu bağlamda yanında getirdiği birtakım saf, vicdanlı duygularının yitirilmesi dolayısıyla filmde bu niyetlerle gelip basit şark kurnazlığıyla kendini Muhsin bey’e kabul ettiren Ali Naziğin, türkü yarışması düzenlemek için kendisi gibi olan kişilerden toplanan paralar ile kendi kasetini çıkarmak için Muhsin Bey’i ikna ederek karakterin dönüşümünün başlangıcını oluşturup filmin sonunda iyice İstanbullaşmasının ardından’’Kendimi kurtarmam gerekiyordu ağam’’ repliğiyle kısa yoldan şöhreti yakalamayı, pavyon şarkıcılığını seçerek geleneklerini ve karakterini bir kenara bırakıp Garp kurnazına dönüşmüştür.

     Olay örgüsü çizgisel olarak ilerleyip klasik anlatı yapısına uygun devam ediyor. Film; ucu açık olan, çözüme kavuşmayan bir final ile son buluyor. Hayat içinde devam eden bir gerçekçiğinin film bittikten sonra da devam edeceğinin mesajı verilir.

     Film, gerçekçi, naif anlatımıyla birlikte Muhsin Bey – Ali Nazik ilişkisinin hikâyesini özellikle filmin geçtiği dönem itibariyle; kaset çıkarma, Ali Naziğin tabiriyle İbrahim (Tatlıses) gibi olma hayalini taşıyan birçok genci gerçek hayatta da görmek mümkündür. 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında toplumsal, politik, kültürel değişimin bireyler üzerindeki etkisi ve uygulanan ekonomik politikalarla birlikte özelleşmenin daha kolay olmasının da etkisiyle zengin olma veya kısa yoldan çok para kazanma hayalleri o dönemde birtakım kişilerin çeşitli dolandırıcılıkları kendinde meşru bulduğunu göstermektedir. Muhsin Bey, Ali Nazik ile tanışmasının ardından içinde gizli olan vicdan, fedakârlık, iyi niyetlilik, ahlak gibi olguları filmin sonuna kadar güçlenirken Ali Nazik ise zaten kendinde olan bu karakter özelliklerini filmin sonuna doğru kaybetmiştir. Bu bağlamda büyükşehrin insan karakteri üzerindeki acımasız etkisinin sonucu Ali Nazik karakteri üzerinde daha net görülür.

    1980’lerin başından itibaren Yeşilçam sineması verimliliğini kaybetmiş, birçok yıldız isim seks filmleri furyasına katılmıştır. Nitelikli filmlerin sayısı oldukça azalıp Türk sineması durma noktasına gelmiş, sayı olarak çok az film seyirci ile buluşmaya başlamıştır. Muhsin Bey o dönemde çekilen sinematografisi güçlü nitelikli filmlerden biri olarak anılır.

    Filmin mekân tasarımı için sanat yönetmeni Arzu Başaran, eski Beyoğlu apartmanlarından birini bulmuş, yönetmen Yavuz Tuğrul bu apartmanı çok beğenmiş ve filmin hikâyesiyle mekânın atmosferi uyumlu olmuştur.

    Çatı sahnelerinde İstanbul’un yerleşimi, karmaşası gösterilmiştir. Kamera hareketleri, kullanılan minimal müzikler, yumuşak ışık tercihi hikâyenin konusuna uygun olup hikâyenin ilerlemesine katkı sağlamıştır. Yine film, doğrusal bir kurgu yöntemiyle izlemeyi ve algılamayı kolaylaştırıp filmin hikâyesinin akıcılığına uygundur. Karakterler, gerçekçi yazılmış ve oyuncular da rollerini başarıyla oynamışlardır. Muhsin Bey ve Ali Nazik gerçekçi karakterler olup hayatta karşımıza çıkabilecek iki karakterdir.  Muhsin Bey’in temsil ettiği gururlu, idealist, düşünceleri konusunda tutarlı, komşuları tarafından sevilen karakter yapısına uygun bir kıyafetle filmin başından sonuna kadar değişmeyen çizgisini sürdürür. Filmin diğer başkarakteri Ali Nazik ise hayalini kurduğu kıyafete filmin sonunda ulaşmıştır. Kostüm tasarımında, Ali Nazik’in karakter değişimi ile birlikte kıyafetlerinin de değişmesi anlatımı güçlendirmiştir.

  • Sinemanın Gerilim Ustası: Alfred Hitchcock

    Sinemanın Gerilim Ustası: Alfred Hitchcock

    Hitchcock, 13 Ağustos 1899’da Londra’da üç çocuklu bir ailenin en küçük çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası da dedesi gibi manavlık yapıyordu. Hitchcock’un, iyi huylu bir çocuk olduğunu ve babasının ona “ışık saçmayan küçük lambam” dediğini ve hiç oyun arkadaşı olduğunu hatırlamadığını söylemiştir (Wikipedia.org/Alfred_Hitchcock). Ayrıca okul arkadaşları ona “Cocky” yani “Burnu havada” lakabını takmışlardır (listelist.com/alfred-hitchcock-sinemasi).

    Sessiz sinema döneminde sinemaya ilgi duymuş ve 1919 yılında ara yazı kartları tasarımcısı olarak işe başlamıştır. 1923 yılında Always Tell Your Wifeadlı kısa komedi filmiyle ilk yönetmenlik deneyimini yaşamıştır. 1927 yılında yönetmenliğini yaptığı gerilim ve gizem tür öğelerini içeren Kiracı filmiylehem ticari bir başarı kazanmış hem de olumlu geri dönüşler almıştır. İlk dönem sinemasında Alman Dışavurumcu tekniklerinden etkilendiğini belirterek kendi sinema anlayışını bu etkileşimden sonra bulduğunu ifade etmiştir. Filmografisinin belirli temaları içermesinin yanı sıra 1939 yılında Hollywood’a geçtikten sonra da bireysel çizgisini bozmamıştır.

    Auteur kuramının en büyük destekçilerinden biri olan Amerikalı film eleştirmeni Andrew Sarris’e göre, auteur bir yönetmende olması gereken üç temel özellik şöyledir: Teknik ustalık, kişisel stil ve içsel anlam. (Akt. Yücel, 2018 :113).

    Hollywood’a taşınan İngiliz yönetmen, Rebecca (1940), Rope, (1948) gibi sinema otoriteleri tarafından da beğeniyle karşılanan başarılı filmlerle kariyerine devam etmiştir. Filmlerinde teknik unsurlara verdiği önemle; tek planlar ve uzun sekanslar, filmin akışı içindeki gereksiz planları barındırmayan titiz çalışmalar yapmıştır. İkinci Dünya Savaşında birtakım propaganda filmleri de çekmiş ve 1954 ile 1963 yıllarında yaptığı filmler en başarılı filmleri olarak kabul görmüştür. Rear Window (1954),To Catch a Thief (1955), Vertigo (1958) North by Northwest (1959), Psycho (1960), The Birds (1963) filmleri aynı zamanda birçok teknik unsuru uyguladığı ve bu bağlamda sinemaya kattığı yeniliklerle de bilinmektedir. Filmlerinde tercih ettiği anlam öğelerinden; röntgenci karakter anlayışı, gerilim unsurunun gerçekçilik bakımından uygulanabilmesi, seyircide şok etkisi yaratma konularındaki sürekliliği, filmlerin yaratıcı unsurlarındaki kişisel hakimiyeti Hitchcock’u Auteur yönetmen yapan unsurlardan birkaçını oluşturur. Örneğin; Psycho filmindeki meşhur duş sahnesinde, 78 farklı kamera açısını 45 saniye göstermiş ve 52 tane de kesme yapmıştır. Filmlerinin teknik tercihlerini özgün bir yaratıcılıkla kullanmıştır.

    İlk filminden son filmine kadar çektiği bütün filmlerde birkaç saniyeliğine de olsa rol alan yönetmen, bu tercihiyle sinemaya Cameo kavramını kazandırmıştır. Bu kavramı, plan içindeki bir noktanın doldurulması ihtiyacından çıktığını ve zamanla bunun bir batıl inanca dönüştüğünü belirtmiştir. Cameo kavramı, çeşitli değişik biçimlerde kullanılmaya devam edilmektedir. Star bir oyuncunun filmde çok küçük rolde yer alması veya önemsiz bir eylemi gerçekleştirmesi şeklinde de kullanılmaktadır.

    Hitchcock’un sinemada popülerleştirdiği bir başka unsur ise MacGuffin’dir. Filmde karakter için önemli bir öğe olarak gösterilen ancak ne olduğu tam olarak anlaşılamayan, seyircide merak unsuru uyandırdıktan bir süre sonra da unutulan, çoğu zaman film bittiğinde akıbetinden haber alınamayan herhangi bir nesne veya söylem olabilmektedir. Örneğin; Psycho filminde bankadan çalınan 40 bin dolar para, filmin başlangıç unsuru olarak önemlidir ancak daha sonra paranın akıbetiyle ilgili bilgi verilmez. Çalınan paradan çok Bates Motel’de geçen sahneler önemlidir. Bir başka popüler kullanımı ise Quentin Tarantino’nun 1994 yapımı  Ucuz Roman (Pulp Fiction) filminde açıldığında dışarıya ışık saçan çanta nesnesi örnek gösterilmektedir.

    ‘’Benim işim, resimlerle sinemada heyecan gerilim yaratmaktır. Benim adım Alfred Hitchcock ’tur ve ben, bu adın tutsağıyım.’’ (Akt. Bolat, 2018:44). Auteur yönetmenlerin filmlerinde bireysel tercihler ve içsel anlamın dışavurumu çokça görülür. Hitchcock, çocukken içe dönük ve çevresine karşı mesafeli duran bir karakter olduğu bilinir. Evlenene kadar kadınlarla kuramadığı sağlıklı iletişim, kendi sinemasında bir dışavuruma dönüşmüştür. Örneğin; filmlerindeki oyuncu tercihlerinde genellikle sarışın kadınlara rol vermiştir. Ayrıca oyunculara karşı yaptığı soğuk şakalar, takıntılı birtakım davranışlar yönetmenin içsel anlatımı yansıtan örnekler arasında yer almaktadır.

    Sonuç olarak; gerilim, gizem, casusluk gibi türleri filmlerinde içten bir bireysellik, içten bir özgünlükle uygulamıştır. Kedine has yenilikçi teknik unsurları kullanmadaki becerisi, senaryolarını titizlikle çekmesi, yarattığı karakterin film içendeki inandırıcılığı, sessiz sinemadan Hollywood’a uzanan uzun kariyerinde, kişisel sinema anlayışından taviz vermemesi onu öncü ve auteur yönetmen sınıfına yükseltmiştir. Bir filmin iyi olması filmin kötü karakterinin iyi yazılmasıyla da ilgili olduğunu savunmuş, anti kahramanların güçlü olduğu filmler çekmiştir.

    Oluşturduğu karakterin psikolojik durumlarının seyirci tarafından hissedilmesine ve karakterlerin davranışları üzerindeki psikolojik etkileri de göstermeyi tercih ederken Freudyen perspektiften de değerlendirilebilen filmlere imza atmıştır. Gerilim filmlerini korku filmlerinden ayırmış, iki türü birbirine karıştırmamıştır. Ayrıca çekime başlamadan önce ön hazırlığa çok önem vererek iyi filmin kurgu masasında değil, çalışma masasında yapıldığına dikkat çekmiştir. Temelde bir yönetmenle özdeşlemiş, kişisel tercihlerin bütün filmografisine etki etmesi, filmin yaratım unsurlarındaki hakimiyeti ve özgünlüğü Auteur kavramı içinde değerlendirilir. Alfred Hitchcock,sinema kariyeri boyunca sürdürdüğü bu anlayış onu Auteur kavramının en bilinen yönetmeni haline getirmiştir.

    Kaynakça:

    BOLAT, N. (2018). Gerilim ve Mizahın Mükemmel Uyumu: Alfred Hitchcock. Middle Black Sea Journal of Communication Studies , 3 (2) , 43-53 .

    DİKEN Yücel, D. (2018). Ümit Ünal ve “Oda” Filmleri: 9, Ara, Nar. Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi, (29), 110-127.

    EROL,V. (2017). Bilinçaltı Direksiyona Geçtiğinde- Gerilim Sinemasında Psikanalitik Alt Metinler: Duel Örneği. SineFilozofi, 2 (3), 112-136.

    ÖZER, D. (2018). François Truffaut Sineması’nda Alfred Hıtchcock Etkisi. T.C. Maltepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Radyo, Televizyon ve Sinema Ana Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi.

    İnternet Kaynakları:

    https://tr.wikipedia.org/wiki/MacGuffin, Erişim Tarihi: 16.01.2021.

    https://tr.wikipedia.org/wiki/Alfred_Hitchcock, Erişim Tarihi: 14.01.2021.

    https://filmloverss.com/nereden-baslamali-alfred-hitchcock/., Erişim Tarihi: 14.01.2021.

    https://listelist.com/alfred-hitchcock-sinemasi/, Erişim Tarihi: 14.01.2021.

    https://www.youtube.com/watch?v=OtOawE5DteQ, Erişim Tarihi: 05.01.2021.

    https://tr.wikipedia.org/wiki/Sap%C4%B1k_(film,_1960, Erişim Tarihi: 05.01.2021.

    https://tr.wikipedia.org/wiki/Arka_Pencere, Erişim Tarihi: 08.01.2021.

    https://tr.wikipedia.org/wiki/Ku%C5%9Flar_(film,_1963), Erişim Tarihi: 08.01.2021.

    Erişim Tarihi: 08.01.2020

    https://tr.wikipedia.org/wiki/Gizli_Te%C5%9Fkilat, Erişim Tarihi: 07.01.2021.

    https://tr.wikipedia.org/wiki/Rebecca_(film), Erişim Tarihi: 05.01.2021.

    Erişim Tarihi: 05.01.2021.

  • Sineklerin Tanrısı Film Analizi

    Sineklerin Tanrısı Film Analizi

    İnsan Ruhu, Karanlık Tarafını Ortaya Çıkarmak İçin Uygun Ortamı Bekler…

    Lord of the Flies (Sineklerin Tanrısı) filmi, Sir William Golding’in 1954 yılında yazdığı aynı adlı romandan uyarlanmıştır.  1990 yılında çekilen filmin  yönetmenliğini Harry Hook yapmıştır. Film, soğuk savaş döneminde yolcu dolu bir uçağın okyanusa düşmesi sonucunda; hayatta kalmayı başaran bir grup çocuk askeri okul öğrencisinin adada verdikleri yaşam mücadelelerini ve kendi aralarındaki iktidar – güç çatışmalarını konu almaktadır.

    Film, bir kaza sekansı ile başlamaktadır. Kazada kurtulan çocuklar dışında; kafasına ağır darbe almış, akli dengesini kaybettiği görülen ve kıyafetinden pilot olduğu anlaşılan bir yetişkin kurtulmuştur.

    Çocuklar, ıssız bir adada tamamen yalnız oldukları görülmektedir. Yaptıkları ilk iş aralarında bir lider seçmektir. Yaşça en büyük olan Ralph ve Jack adanın liderleri olarak seçilmektedir. Ralph; daha korumacı, vicdanlı ve duygusal biriyken Jack ise kavgacı, askeri hiyerarşiyi savunup iktidar gücünün tek hâkimi olmak istemektedir. Öne çıkan bir diğer karakter ise okulunda çok sevilmediği anlaşılan Domuzcuk lakaplı, şişman ve gözlüklü çocuktur. Domuzcuk, güç, iktidar, askeri hiyerarşiyi savunmayan, akılcı düşünebilen, bir çocuk olduğu görülmektedir.

    Çocuklar denizde bir deniz kabuğu bulup bunu şeytan minaresi olarak adlandırmaktadırlar. Şeytan minaresini; düzenin, eşitliğin, adaletin ve elinde tutanın konuşma hakkına sahip olduğu bir simgeye dönüştürüldüğü görülmektedir. 

    Adanın yüksek bir noktasında ateş yakıp iletişim kurmaya çalışmaktadırlar, bu noktada akılcı düşünceyi temsil eden Domuzcuk gözlüğünü bir büyütece çevirir ve ateş yakılır. Çıkan ateşle çevredeki bir ağaç yanarken ağacın da çevresinde bir tahribat oluştuğu görülmektedir. Ateş yakmak hem yardım çağırmak hem de hayatta kalmak için zaruri bir ihtiyaç olduğu görülmektedir. Çocuklar ateşin sönmemesi için ateş nöbeti tutmakta ateş söndüğünde domuzcuğun gözlüğüne ihtiyaç duyulmaktadır. Domuzcuğun gözlüğü, ada yaşamı için önemli bir eşya konumuna gelerek ilkel bir yaşam anlayışında teknolojinin ve insan yeteneğinin doğaya hâkim olabileceğini temsil etmektedir.

    Çocuklar, ilk zamanlar sıradan bir çocuk gibi adada keyif çıkarabilecekleri bir şeyler bulurlar. Ada, yalnızca çocukların olduğu ve hiçbir yetişkin müdahalesi olamadığı bir yer olmasına rağmen insanoğlunun alt benliğindeki; rekabet, güç elde etme, sahip olma, yönetme güdülerinin koşul oluştuğunda her yaştan insanı bir canavara dönüştürebileceği görülmektedir.

    Ralph ve Domuzcuğun öncülük ettiği grup; adadan kurtulmak için çeşitli yollar denemeyi savunurken Jack’in öncülük ettiği grup ise avlanmayı, adaya yerleşmeyi ve koloni kurmayı savunmaktadır. Bu fikir ayrılığı sonucunda; çocukların daha kesin gruplaştığı ve iki farklı yaşam alanı kurdukları görülmektedir. Domuzcuk, film boyunca Ralph ile aynı düşünce etrafında birleşebilirken Jack’in savunduğu düşünce ile karşı karşıya geldiği görülmektedir.

    Avcı Jack’in grubu ellerindeki tek bıçak ve sivri hale getirdikleri mızraklarla adada yaşayan domuzları avlamaya çalışmaktadırlar. Avcılık anlayışını benimseyen Jack, ilk denemesinde domuzu avlayamaz. Daha sonra domuzu yaralayarak domuz ’un kanıyla yüzüne kamuflaj çizer. Bu noktada, Jack’in benliğindeki ‘’İd’’ yani alt benlik ortaya çıkmaktadır. Bundan sonra yapacağı her türlü eylemi yüzüne çizdiği kamuflaj maske arkasından yaptığı görülmektedir. Kamuflajlı Jack İd’in kontrolü altına girdiği tespit edilmektedir. Jack’in grubuna dahil olan bütün çocukların bu kamuflajı yaptığı görülmektedir. Bu durumun onlar için de geçerli olduğu görülmektedir.

    Yaralı olarak ortadan kaybolan Pilot, mağaraya girmiştir. Çocuklar, mağaranın içini göremediklerinden dolayı karanlıktan gelen seslerin bir canavardan geldiğine inanmaktadırlar. Jack, avladığı bir domuzun kafasını kesip mağara önüne koyup somutlaştırdığı canavara ikram ettiği görülmektedir. Canavarın somutlaştırılması, çocukların alt benliklerindeki canavarın ortaya çıkışını temsil etmektedir.

    Jack, kendi kolonisini kurarak yüksek bir noktayı kale olarak seçmiştir. Yanındaki çocukları da kendi koyduğu birtakım kurallarla yönetmektedir. Jack’in grubu, Ralph’ın gurubunu çeşitli gece baskınlarıyla taciz eder ve adanın ortak malı olarak görülen bıçağa el koyduğu görülmektedir. Jack, gücünü kullanarak daha sonra Domuzcuğun gözlüğüne de el koyduğu görülmektedir. Jack’in grubu, kıyafetleri, ellerindeki mızraklar ve çeşitli domuz dansı ritüelleriyle vahşi bir kabileyi temsil ettikleri görülmektedir.

    Jack, canavarı öldüreceğini söyleyerek adada gücünü iyice arttırmış ve Ralph’ın grubundaki birçok kişiyi kolonisine katmıştır. Ralph, iyi niyetini, barışçıl anlayışını sürdürmektedir. İyi niyet ve barışı temsil eden bir diğer karakter olan Simon ise canavarın aslında Pilot olduğunu öğrenir. Bunu diğer çocuklara söylemek için koşmaktadır. O sıralar ateş etrafında bir ayin yapıyormuş gibi davranan Jack’in grubu tarafından, canavar zannedilerek gece karanlığında öldürülür. Jack’in temsil ettiği saf kötülüğün nesnel kötülüğe, cinayete dönüştüğü görülmektedir. Ralph ve Domuzcuk artık iyice yalnız kalmıştır. Adadan kurtulmak için çeşitli düşünceleri ve umutları halen devam etmektedir. Domuzcuk da Jack’in ekibi tarafından öldürülür. Filmde, ölen iki karakter de kötülük karşısında iyiliği temsil ettiği görülmektedir. İyiliğin son temsilcisi Ralph ise öldürülme korkusuyla Jack’in grubundan kaçmaktadır. Jack’in grubu, Ralph’ı yakalamak için bütün adayı ateşe vermiş ve yok etmiştir. Ralph, Jack’in grubundan kaçarken adaya çıkarma yapmış bir grup askeri karşısında bulur. Komutan, gördüğü manzara karşısında tek cümle eder. ‘’ Ne yapıyorsunuz siz?’’ Jack’in grubu modern silahlarla donanmış askerleri karşılarında görünce şok oldukları görülmektedir. İlkel savaş aletleri ile modern savaş aletlerinin bir kontrast oluşturduğu görülmektedir. Jack’in sahip olduğu askeri güç orada son bulmuştur.

    Sonuçla; Jack’in temsil ettiği insanoğlu yapısı, kişisel hırslar, güç elde etme, yönetme, sahip olma güdüsüyle hem insanlığı yok etmekte hem de doğayı yok etmektedir. Alt benliğini kontrol edemeyen insanlarının uygun koşullarda bir canavara dönüşebileceği tespit edilmiştir.  Bir adada çocuklar üzerinden tasvir edilen bu distopya, aslında içinde yaşadığımız gerçek dünyanın bir temsilidir. Yaşadığımız dünyanda da kötülüğün göreceli olarak kazandığı temsil edilmektedir. Hayatta kalan tek iyi karakter Ralph ise kötülük karşısında iyiliğin sürdürebileceğini ve umudu temsil etmektedir.