Yazar: Sinemaca

  • İnsanlığın Son Umudu: Children of Men Filmi

    İnsanlığın Son Umudu: Children of Men Filmi

    ‘’Son Umut (Özgün adı: Children of Men), 2006 yılı yapımı, bilimkurgu temalı, senaryosu P.D. James’in 1992 yılında yayımladığı aynı isimli eserinden uyarlanan sinema filmidir. Filmin yönetmenliğini Alfonso Cuarón yapmıştır. Hikâye 2027 yılında Londra’da başlamaktadır. Theo Faron (Clive Owen) geleceğin bu dağılmış dünyasında kendi halinde yaşayan bir adamdır. Dünya’da büyük yıkımlar yaşanmış ve en sağlıklı kalmış yer olarak İngiltere göze çarpmaktadır. Bu nedenle ülkeye her yerden ciddi bir mülteci akını olmuştur. Ayrıca kısırlık dünyanın üstüne bir felaket olarak çöreklenmiş, yeni doğum olmamakla birlikte yaşayan en genç insanların yaşı 18 civarına kalmıştır.’’ (Wikipedia, Children of Men, 2006).

    Film, bir kafede başlar. Televizyon’da o gün yaşayan en genç çocuk olan Diego’nun öldüğü haberleri geçmektedir. İnsanlar üzgün bir şekilde haberi takip ettikleri görülmektedir. Çocukların olmadığı bir dünyada insanların mutsuz olduğu belirtilmektedir. Filmin başkarakterlerinden Faron’da kafede bulunmaktadır, bir kahve alıp dışarı çıktıktan sonra kafede patlama olur.

        Fotoğraf 1:                                                                          Fotoğraf 2:

    Filmin kirli yeşil tonları filmin başından sonuna kadar tercih edilmiştir. Bu distopik bir film anlamı taşımaktadır. ‘’Fotoğraf 2’’ de görülmekte olan çöp yığınları da filmin geçtiği mekânın tasvirini yapmaktadır. (Bu sahneler filmin jenerik öncesi sahneleridir.)

    Fotoğraflar 3

    Bir otobüs içindeki Televizyon ekranlarında dünyanın bütün şehirlerin karışıklık ve yok olmak üzere oldukları gösterilirken İngiltere’nin güçlü kaldığı haberi yapılmaktadır.

    Fotoğraflar 4

    Şehirden sıkılan Theo, sık sık ormanın içindeki bir evde hasta eşiyle yaşayan Jasper’ın yanına gitmektedir. Aralarındaki konuşmalarda dünyanın bu durumunu; kirliliğe, gama ışınlarına ve bunlara bağlı bulaşıcı hastalıklara bağlamaktadırlar. Bu bağlamda da bütün dünyada kısırlığın olduğu, hiçbir çocuğun doğmadığı görüşü geçmektedir.

    Fotoğraflar 5

    Distopik Londra şehrinde, başka ülkelerden kaçak olarak getirilen göçmenler kafeslere koyularak toplama kamplarına götürülmektedir. Bir yandan ise ölen en genç insan olan Diego, şehrin her yanında anılmaktadır.

    Fotoğraflar 6

    Theo, mültecilerin haklarını savunan ama devlet tarafından terör örgütü olarak görülen bir grup tarafından kaçılır. Julian (Julianne Moore), bu örgütün lideri ve aynı zamanda Theo’nun eski eşidir. Yıllar önce küçük çocukları ölmüş ve ayrılmışlardır. Theo’nun, bürokrat olan kuzenin ’den mülteci bir kadını ‘’İnsan projesi’’ kapsamında başka bir yere götürebilmek için geçiş katları almasını istemektedirler.

     

    Fotoğraf 7                                                               Fotoğraf 8

    Fotoğraf 7’de Battersea Elektrik Santrali görülmektedir. Santral üst düzey bürokratların kaldıkları yere dönüştürülmüştür. Bu aynı zamanda Pink Floyd’un 1977’de çıkardığı müzik albümü Animals’ın kapak fotoğrafıdır. Fotoğraf 8’de görülmekte olan domuz ise albüm kapağının detayında yer almakla birlikte 1945 yılında  George Orwell tarafından yazılan Hayvan Çiftliği kitabına da bir göndermedir.

    Fotoğraf 9 :  Pink Floyd Animals Albüm Kapağı         Fotoğraf 10: George Orwell Hayvan Çiftliği

     

    Fotoğraf 11                                                            Fotoğraf 12

    Theo, geçiş kartları için kuzeni Nigel’ın evine gitmiştir. Fotoğraf 11’de Michelangelo’nun yaptığı devasa Davut heykeli ve heykelin önünde bekleyen iki hasta köpek olduğu görülmektedir. Heykel; Davut’un dev Golyat’la karşı karşıya geldiği ve onunla savaşmaya karar verdiği anı temsil etmektedir. Davut heykeli yapıldığı 16. Yüzyıldan itibaren taşıdığı birtakım politik sebepler yüzünden saldırıya uğradığı bilinmektedir.

    Yine filmin geçtiği dönem itibariyle dünyadaki kaotik durumdan dolayı Davut heykeli saldırıya uğramış, üst düzey bir bürokrat olan Nigel, heykele sahip çıkmıştır. Heykel, gücü iktidarı temsil etmektedir. Bu temsil, Nigel’ın politik olarak güçlü bir adam olduğuna işaret etmektedir. Bir diğer detay ise heykelin önündeki iki hasta köpektir. Bunlar oturan iki aslan figürünü temsil etmektedirler.

    Oturan aslan, barışı ve güçlü olmayı temsil etmektedir. Buradaki köpeklerin hasta ve bakımsız oldukları görülmektedir. Bu, dünyanın içinde bulunduğu kaotik ve ditopik durumu temsil etmektedirler.

    Fotoğraf 12’de ise Pablo Picasso tarafından yapılan ve İspanya iç savaşını anlatan Guernica tablosu görülmektedir. Tablo, 1937 yılında Nazi uçaklarının bombaladığı İspanya’nın Guernica kentinin yok oluşunun ardından yapılmış bir eserdir. Eser, savaş karşıtı bir sanat eseri olarak bilinmektedir. Bu tablo, filmde tasvir edilen dünyanın ve Londra şehrinin içinde bulunduğu iç savaşı temsil etmektedir.

    Fotoğraf 13                                                           Fotoğraf 14

    Geçiş kartlarını almış yola çıkarlar, yolda saldırıya uğrayıp bir çiftlikte saklanmaktadırlar. Theo, çiftliğe ilk geldiğinde önce köpekler daha sonra ise bir kedi tarafından sevildiği görülmektedir. Bu sevilme, Theo’nun güvenilir bir insan ve vicdanlı bir karakter olduğunu temsil etmektedir. Sonraki sahnelerde Hamile göçmen kadının sadece Theo’ya güvenmesi bu temsili desteklemektedir.

    Fotoğraf 15                                                           Fotoğraf 16

    Theo, ahırda göçmen kadının hamile olduğunu öğrenir. Göçmen kadın bulunduğu ortam içinde saldırıda ölen Julian’dan sonra Theo’ya güven duymaktadır. Bir önceki sahnede köpek ve kedinin Theo’ya duyduğu sevgi de bulunulan kaotik ortam içinde güveni temsil etmektedir. Göçmen kadın, hamile olduğunu inekler ve buzağılarının içinde haber vermektedir. Dünyada hayvanların kısır olmadığı yalnızca insanların kısır olduğu anlaşılmaktadır. Dünyada uzun yıllar sonra doğacak bebeği, buzağılar temsil etmektedir. Ayrıca bu doğacak bebeğin devlet yetkililerinden gizlenmesi aksi takdirde devletin göçmen bir kadından doğacak bebeği, göçmenlere uygulanan politikalardan dolayı kabul etmeyeceği düşüncesi savunulmaktadır. Devlet, bu bebeğe el koyacak ve bir düşeşten doğmuş gibi halka sunulacağını düşülmektedir. Bu yüzden göçmen haklarını savunan silahlı gruplar bebeği koz olarak kullanmak istemektedirler.

    Fotoğraf 17                                                           Fotoğraf 18

    Göçmen örgütünün farklı amaçları olduğunu öğrenen Theo, göçmen kadınla kaçar. Başka bir bölgeye geçmek için bir Polisle eski okulda bir görüşürler. Okul, dünyada çocuk olmadığından dolayı bakımsızlıktan harabeye dönmüş, içinde hayvanlar yaşar hale gelmiştir. Bu dünyada doğmayan çocukları temsil eden bir anlatımdır.

    Fotoğraf 19                                                           Fotoğraf 20

    Göçmen kadın bebeğini dünyaya getirmiş, ‘’İnsan Projesi’’ kapsamında ‘’Tomorrow’’ adlı gemiye yetişebilmek için bir kayığa binerler. Fotoğraf 19’da Picasso’nun çizimlerine benzer köpek resimleri görülmektedir. Ayrıca kayıkla geçtikleri bu su tüneli bir durumdan başka bir duruma geçişi temsil etmektedir.

    Fotoğraf 21                                                          Fotoğraf 22

    Su tünelinden çıkarlar ve denize açılırlar. Geminin geleceği şamandıraya doğru kürek çekerlerken savaş uçakları şehri bombalamaktadır. Bu Picasso’nun Guernica tablosunda bahsettiği İspanya iç savaşını temsil etmektedir. Çünkü Diktatör Franco, iç savaş döneminde Nazi uçaklarının Guernica kentini bombalamasına izin vermiş ve kent yok olmuştur.

    Fotoğraf 23                                                          Fotoğraf 24

    Şamandıraya ulaşılmış ve İnsan Projesi kapsamında gelecek olan Tomorrow gemisi beklenmektedir. Theo’nun ağır yaralandığı anlaşılmaktadır. Az sonra gemi gelir ve film son bulur. Bu gemi Nuh’un gemisini temsil etmektedir. Büyük tufan gerçekleşmeden önce gemiye alınan çeşitli hayvan türlerinin hayata kalacağı ve bu türlerin ekolojiyi devam ettireceği inancı birçok dini kitapta yer almaktadır. Dünyanın birçok şehrinin yok olmaya yakın olduğu görülmektedir. Londra şehri de film boyunca savaş durumundadır. Göçmen kadının bebeği ile bu gemiye binmesi yok olan dünyada yeni bir umut olarak tasvir edilmektedir. Bu bağlamda Tomorrow gemisiyle Nuh’un gemisi arasında bir bağlantı kurulmaktadır. Filmini son jeneriği akarken oyun oynayan, gülüşen çocuk sesleri duyulur. Bu filmin gelecekle ilgili bir umudunun olduğu anlamına gelmektedir.

     

  • Sergei Eisenstein’ın Montaj Teorisi Üzerinden Potemkin Zırhlısı Filminin Analizi

    Sergei Eisenstein’ın Montaj Teorisi Üzerinden Potemkin Zırhlısı Filminin Analizi

    Yazar: Tamer Türkel

    Potemkin Zırhlısı(1925) Sovyetler Birliği yapımı sessiz filmdir. Yönetmenliği Sergei Eisenstein tarafından yapılmıştır. Film genel olarak devrimi anlatmaktadır.Bu devrimi Potemkin Zırhlısı gemisi üzerinden anlatmakta ve  bu devrimi destekleyen Odessa halkının dramını ele almaktadır.

    Lenin sinemayı tüm sanat dallarından üstün görmüştür. (Lenin, 2009) Potemkin Zırhlısı filmi de 1905 olaylarının anlatılması için devlet tarafından sipariş edilmiştir. Eisenstein ”1905 Yılı” adlı senaryodaki geniş olaylardan sadece Potemkin zırhlısındaki isyanı ve Odessa merdivenleri bölümünü ele almıştır. Eisenstein, ele alacağı bölümler ile ilgili çeşitli araştırmalarda bulunmuş ve neticesinde senaryonun bu bölümünü tekrar kendisi yazmıştır. Potemkin zırhlısındaki ayaklanma ve Odessa merdivenlerindeki kıyım tarihsel olarak 1904’ten 1906’ya kadar uzanan devrim olaylarının tam ortasında yer alıyordu. Bu nedenle çekilecek olan film aynı zamanda yaşanan tarihsel olayları her yönden temsil edecek nitelikteydi.(Eisenstein, 1995) Filmin çekimleri yirmi üç gün sürmesine karşın kurgusunun yapılması iki aylık süreyi bulmuştur. (Eisenstein, 1995) Bu durum Eisenstein için kurgunun ne kadar önemli olduğunu gösterir niteliktedir.

    Sergei Eisenstein’a göre sinemada yer alan dekor, aydınlatma, kamera çekim açısı vb. tüm öğeler bir atraksiyondur.  Sinemada bu atraksiyonları kurgu yoluyla bir araya getirilebilmektedir. (Andrew, 2010) Yönetmen tüm bu atraksiyonları etkileşime geçirerek anlamlı bir bütün oluşturmak için düzenlemelidir. Eisenstein bu durumu ” Tek başına bir karga, yapraksız bir dalda, bir sonbahar gecesi” sözleriyle anlatmaktadır. Bu sözün her bir ifadesi atraksiyon olarak düşünülebilmektedir ama ifadelerin birleşimi montaj ile gerçekleşecektir (Andrew, 2010)

    Eisenstein’ın kurgu teorisine göre görüntüler kronolojik bir akış yerine seyircide en yoğun etkiyi uyandıracak şekilde kurgulanmalıdır.Yönetmen iletiyi doğrudan aktarmamalı, seyircinin bilinçaltında, verilmek istenen iletiyi anlamaya elverişli bir ortam yaratmalıdır. (Andrew, 2010) Eisenstein’ın montaj teorisinin toplumsal dramlar için olduğu söylenebilir. Potemkin Zırhlısı filminde de bireyden çok toplumun öne çıktığı görülmektedir.

    Potemkin Zırhlısı filmi beş bölümden oluşmaktadır.

    Birinci Bölüm: İnsan ve Kurtçuklar, İkinci Bölüm: Güvertede Drama, Üçüncü Bölüm: Ölü Adam Adalet Arıyor, Dördüncü Bölüm: Odessa Merdivenleri, Beşinci Bölüm: Filo ile Buluşma

    Film dalgalı deniz görüntüleriyle başlamaktadır.

    Eisenstein burada alegorik bir anlatımda bulunmuş ve Rusya’nın içinde bulunduğu çalkantılı dönemi şiddetli dalgalar üzerinden izleyiciye aktarmıştır. Dalgalar hızla kıyıya vurmakta ve su sert biçimde kayalara çarpmaktadır. Eisenstein bu atraksiyonları birkaç farklı planla kurgulayarak dalgaların boyunu olağanüstü şiddette olacak şekilde izleyiciye aktarmıştır.

    Eisenstein filmin birçok bölümünde gerçek zamanı bölmektedir. Filmsel zamanı tersine çevirerek gerçek zamanı genişletmektedir. Bunu da kurgunun gücünden yararlanarak yapmaktadır.

    Eisenstein’ın montaj teorisindeki en önemli hedeflerden birisi, duygunun şiddetinin arttırılmasıdır. Eisenstein bu sahnede eylemin süresini uzatarak sahnenin duygusal yoğunluğunu ve sahnenin şiddetini arttırmaktadır. Eisenstein’ın ritmik kurgusuna başka bir örnek vermek gerekirse gemide askerlerin uykudan uyandığı sahne de örnek verilebilir.

    Bu sahnede de saniyelerle birbirine bağlanan ve filmsel zamanı genişleten ölçekte ritmik bir kurgu anlayışı vardır. Planlar saniyeler içerisinde değişmektedir ve bu değişen planlar Eisenstein’ın kurgu anlayışına göre birbirleriyle çarpışarak etkileşime geçmekte ve neticesinde sahnenin duygusunu oluşturmaktadır. Eisenstein’ın kullandığı bu ritmik  montaj, oluşturduğu montaj kuramının da en önemli yanlarından biridir.

    Eisenstein doğrusal bir düzlemden ziyade sahnelerin birbirleriyle çarpışması sonucunda yeni anlamlar ortaya çıkacağını düşünmektedir. Eisenstein’in kurgu teorisine göre görüntüler birbirleriyle çarpışarak yeni anlamlar meydana  getirmektedir.

    Eisenstein’a göre A+B= AB’yi ifade etmemektedir. Ona göre farklı iki sahne olan A ve B, C’yi yani yeni bir anlamı oluşturmaktadır. (Andrew, 2010) Kurgu teorisindeki en önemli yanlardan birisinin de bu olduğu söylenebilir.

    Potemkin Zırhlısı filminde et kesme sahnesinde aşçı defalarca baltayla ete vurmakta ve eti kesememektedir. En sonunda ete vuruşuyla birlikte demir bir top sahnesine geçilmiştir. Eisenstein bu iki görüntüyü art arda getirerek (çarpıştırarak) yeni bir anlam ortaya çıkarmıştır. Burada iki sahne arasında bağlantı kurularak etin demir gibi sert olduğu mesajı izleyiciye verilmiştir. Bir başka örnek vermek gerekirse askerlerin vurulacağı zaman gelen papaz sahnesi örnek verilebilir.

    Eisenstein papazın elinde tuttuğu hac işaretinin hemen ardından gemide askerlere ölüm emri veren komutanlardan birinin silahını göstererek ortaya yeni bir anlam çıkartmaktadır. Bu iki görüntü art arda kurgulanarak dini unsurların da silah gibi bir işleve sahip olduğu mesajını doğurmakta ve dinsel bir sorgulamayı beraberinde getirmektedir.

    Potemkin Zırhlısı filminin ikinci bölümünde gemi doktoru gemiden denize atılmaktadır. Doktorun, kalabalık tarafından denize atılması ve denize düşmesi görüntüsünün hemen ardından kurtlanmış et görüntüsü gelmektedir. Burada Eisenstein görüntüler arasında bir çatışma yaratarak ortaya yeni bir yaratım, yeni bir anlam çıkartmıştır.

    Potemkin Zırhlısı filminde doktorun denize atıldığı sahne, Eisenstein’ın çağrışımsal kurgu anlayışı açısından da önemlidir. Eisenstein doktorun gemiden atıldığı sahnede doktorla daha önceden özdeşleşmiş olan bir eşyayı, (gözlük) doktorun atılmasıyla birlikte göstererek çağrışım oluşturmakta ve izleyiciye bu metafor üzerinden anlam yüklemektedir.

    Eisenstein Marksist görüşten fazlasıyla etkilenmiştir. (Andrew, 2010) Marksizm’den bilinen tez, antitez, sentez yaklaşımını Eisenstein montaj kuramına uygulamıştır. Böylesi felsefi bir yaklaşımı montaj gibi oldukça teknik bir alana taşıması Eisenstein’ın önemli yaklaşımlarından bir tanesidir. Eisenstein,  yönetmenin kurgu aşamasında diyalektik bir sürece girdiğini ve yeni bir şey yaratma çabası içerisinde olduğunu savunmaktadır. (Eisenstein, 1995) Eisenstein’ın diyalektik kurgu anlayışına göre sahneler birlikte, uyum içerisinde filme akmamalıdır. Sahneler birbirleriyle çatışmalı, bu çatışmadan doğan sentezler anlamı ve entelektüel çağrışımlar aracılığıyla da fikirleri ortaya çıkarmalıdır. (Eisenstein S. , 2014) Aslında bu bölümde izleyici faktörü de oldukça önemlidir. Çünkü bu durum pek çok metaforik anlatımı içermektedir. Dolayısıyla izleyicinin belirli bir izleme pratiğine sahip olması gerekmektedir. Bu açıdan iletinin tek yönlü olmadığı da söylenebilir.

    Filmde Eisenstein’ın kurgu anlayışının en net görüldüğü bölümlerden biri Odessa Merdivenleri bölümüdür. 75 farklı çekimden oluşan Odessa merdivenleri sekansının senaryosu üç günde yazılmış ve bir günde çekilmiştir. (Eisenstein S. M., 1995) Odessa Merdivenleri rejim askerlerinin Odessa Merdivenlerinden inerek, insanları katletmesi ve bu askerlerden kaçan insanların düzensiz biçimde etrafa koşuşmaları görüntülerine sahiptir. Görüntülerde genellikle yakın plan ölçekler tercih edilmiştir. Kaçış esnasında korku dolu gözler, aksayan bacaklar, çığlık atan ağızlar yakın planda ve çok ritmik bir şekilde kurgulanmıştır.

    Eisenstein’ın bu kurgu anlayışı sayesinde halk üzerinde oluşan korku, kaçış ve endişe izleyiciye daha net şekilde verilmektedir. Eisenstein’a göre sinema sanatının en önemli amacı soyut fikirleri filme yerleştirerek somutlaştırmasıdır. (Eisenstein S. , 2014) Eisenstein görüntüden direkt fikre gidilmemesi gerektiğini düşünmektedir. Entelektüel anlayışını da bu bağlamda düşündüğü söylenebilir. Eisenstein’a göre görüntüden duyguya, duygudan fikre gidilmelidir. (Andrew, 2010) Bu anlayışı Odessa Merdivenlerinde çocuğun vurulduğu sahnede de görmek mümkündür.

    Çocuk vuruluyor ve kaçışan insanlar tarafından eziliyor, annesi üzüntü içerisinde oğlunu kucaklıyor ve rejim askerlerine gidiyor. Bu sayede görüntüden duyguya geçilmekte ve izleyicideki etki sağlanmaktadır. Sonrasında rejim askerlerinin gölgesi altında merhamet isteyen anne ( Yazı ile oğlum hasta yazısı görülmektedir.) rejim askerleri tarafından öldürülmektedir. Rejim askerlerinin gölgeleri altında can veren bir anne ve kucağında bir çocuk izleyicide duygusunu tamamlamakta ve izleyicinin aklında fikir oluşması sağlamaktadır. Rejim askerlerinin anneye, çocuğa ya da hiç kimseye acımadığı fikri ortaya çıkabilmektedir.

    Odessa Merdivenleri sahnesinde, bir bebek arabasının düşüşünde Eisenstein yine kurgunun gücünü kullanarak hem yoğun bir etki yaratmış hem de görüntülerin çarpışması sonucunda yeni anlamlar meydana getirmiştir.

    Bebek arabası merdivenlerden aşağı düşmektedir. Art arda gelen, çığlık görüntüleri, şaşkın bakış görüntüleri izleyicide duygusal şiddetin artmasını sağlamıştır. Yüksek bir hızla dönen bebek arabasının tekerlekleri ve hemen ardından gelen rejim askerlerinin çizmesi görüntüleri de askerler ile araba tekerleği arasında bir bağ kurarak ikisinin de hızını gösterir nitelikte olmuştur. Ayrıca bu sahnede de zamanın genişletildiği görülmektedir. Bebek arabasının merdivenlerden yuvarlanmaya başlaması ile devrilmek üzere olması arasında 40 saniyeye yakın bir süre vardır. Düşüş esnasında yapılan ritmik geçişler ile filmsel zamanın uzatıldığı gözlemlenmektedir.

    Potemkin Zırhlısı filmi pek çok metaforik anlatım içermektedir.

    Gemi doktoru Smirnov’un ete baktığı sahnede, üzeri böceklerle dolu eti büyüteçle incelemekte ve yinede temiz olduğunu iddia etmektedir. Bu metafor sistem yöneticilerinin gerçeği görmek istemediğini göstermektedir.

    Et yemeyi reddeden askerler cezalandırılmadan önce direkte yavaş yavaş beliren asılmış insan görüntüleri de sisteme baş kaldıranın kafasının koparıldığı anlamını içermektedir.

    Askerler öldürüleceği sırada gelen papaz kilise ile otorite ortaklığını vurgulamakta, isyan sonrası düşen hac işareti ise kilisenin gücünün devrim sonrası düştüğünü anlatır niteliktedir.

    Askerlerin denize atıldığı sahnede baygın taklidi yaparak bir gözünü açıp kapatan papaz ise kilisenin bazı durumlara göz yumabildiğini göstermektedir.

    İsyanı başlatan isim Vakulichuk’un ölmesi kişilerin ölümlü ancak mücadelenin ölümsüz olduğunu göstermektedir.

    Yahudilerin katledilmesini isteyen adam ekonomik gücünü kaybetmek istemeyen toplumsal sınıfı temsil etmektedir. Bu kişinin toplum tarafından dövülmesi ise sistemin sınıfsal hiyerarşisinin yok olacağını temsil etmektedir.

    Başlangıçtaki kuvvetli dalgaların, isyandan sonra durulması ise ülkedeki çalkantılı dönemin son bulacağını işaret etmektedir.

    Odessa merdivenlerinde rejim askerlerinin gelmesiyle beraber insanların karmaşık halde kaçışmaları ise rejimin insanları kargaşaya götürdüğünü temsil etmektedir.

    Rejim askerleri tarafından vurulan çocuk ise gelecek nesillerinde rejim devam ettikçe acımasızca kontrol altında tutulacağını göstermektedir.

    Yakın plandan topların kırmızı bayrağa doğru kalkıp aşağı inmesi devrimi selamlayışı temsil etmektedir.

    Filmin son sahnesinde ise gemi ile beraber ortadan kenarlara doğru bir kararma şeklinde son verilmiştir. Bu kapanış tiyatro perdesinin kapanışının tersi şeklindedir. Bu durumda sinemanın kendine ait bir dil oluşturduğunu beraberinde getirmektedir. (Mete, 2010)

    Eisenstein sinema ile ilgili çalışmalarına başlamadan önce tiyatro ile ilgilenmiştir. Tiyatroda çeşitli görevlerde bulunmuştur. Bu görevlerden bir tanesi de sahne tasarımcılığıdır. (Eisenstein S. , 2014) Potemkin Zırhlısı filminde de Eisenstein’ın bu özelliği görülebilmektedir.

    İsyanı başlatan ilk insan Vakulinchuk öldükten sonra  oldukça sisli havada çekilmiş gemi görüntülerinin bulunduğu sahneler gösterilmektedir. Bu sis sembolik cenaze töreninde tüm ağıt sekansının duygusal yoğunluğunu arttırmak amacıyla kullanılmıştır.

    Baştan sona siyah beyaz olan filmde tek renkli sahne kırmızı bayrağın göğe çekildiği sahnedir. Bu hem sahne açısından önemlidir. Hem de metaforik anlatım olarak hayata renk vermesi açısından önemlidir.

    Odessa merdivenleri sahnesinin ardından gelen üç aslan görüntüsü (uyuyan,kalkan ve kükreyen) katliamın ardından gelerek çatışma doğurmuş ve neticesinde yeni anlamlar ortaya çıkarmıştır. Bu hem sahne hem de kurgu açısından önemlidir. Metaforik olarak da aslan hem halka destek olarak hem de halkın kendisi olarak bir temsile sahip olduğu düşünülebilmektedir.

     SONUÇ

    Sonuç olarak yapılan bu çalışmada ele alınan  Potemkin zırhlısı filminin dünyadasinema dili oluşması açısından öncü olduğu söylenebilir. Potemkin Zırhlısı filmi sinemasal açıdan çekildiği dönemde rastlanmayan birçok yeniliği sinemaya kazandırmış olması açısından oldukça önemlidir. Sergei Eisenstein’ın oluşturduğu montaj teorisi de sinema tarihinde önemli bir yere olmuştur. Potemkin Zırhlısı filminin pek çok sahnesinde oluşturduğu montaj teorisinden örnekler bulunmaktadır. Ayrıca tiyatrodan sahip olduğu sahne tasarımcılığının da filmde etkisi pek çok sahnede hissedilmektedir. Sergei Eisenstein, Potemkin Zırhlısı filminde metaforik anlatımlara oldukça fazla yer vermiştir. Bu açıdan izleyicinin aktif olmasını gerektiren bir anlatısı olduğu söylenebilmektedir. Görüntülerin birbirleriyle çarpışmasının doğurduğu duygu ve anlamlara fazlasıyla önem vermiştir. Gerçek hayatta gösterilemeyen pek çok soyut kavramın sinema aracılığıyla somutlaştırılabileceğini düşünmüş ve bu düşüncesini de filmin pek çok noktasında gerçekleştirmiştir. Sergei Eisenstein, Potemkin Zırhlısı filmini  bir propaganda filmi olmaktan ileriye taşımış ve uyguladığı yöntemler ile sinema tarihi açısından da önemli bir hale getirmiştir. Potemkin Zırhlısı filmi çekildiği dönemde pek çok ülkede yayın yasağı, sansür gibi sorunlar yaşamıştır. Sonrasında gelen dönemde ise pek çok filmde Eisenstein’ın oluşturduğu montaj teorisinden parçalar görülmektedir. Genel olarak Eisenstein hem oluşturduğu montaj teorisiyle hem de sinemaya bakış açısıyla sinema tarihi açısından önemli bir isim olmuş ve sinemanın gelişimine katkı sağlamıştır.

    Kaynakça

    Andrew, J. D. (2010). Büyük Film Kuramları . İstanbul: Sistem Yayıncılık.

    Aşkın, O. (2019, 12 28). 11 2020, 18 tarihinde www.gazeteduvar.com.tr: https://www.gazeteduvar.com.tr/sinema/2019/12/28/potemkin-zirhlisi-eisenstein-ve-kurgu adresinden alındı

    Eisenstein, S. (2014). Film Biçimi. İstanbul: Agora Yayıncılık.

    Eisenstein, S. M. (1995). Eisenstein Potemkin Zırhlısı Renoir Harp Esirleri Ford Cehennemden Dönüş. İstanbul: Bilgi Yayınevi.

    Lenin, V. (2009). Devlet ve Devrim. İstanbul: Agora Kitaplığı.

    Mete, E. (2010). Sinemanın Gelişim Aşamasında Eisenstein Sineması. KOSBED .

  • 11 Eylül Saldırılarını Konu Alan Filmler

    11 Eylül Saldırılarını Konu Alan Filmler

    11 Eylül 2001, Amerika Birleşik Devletleri ve dünya tarihinin en büyük terör saldırılarından biri olarak hafızalarda yer alır. Bu karanlık gün, binlerce masum insanın hayatını kaybetmesine, Amerikan toplumunun derin bir şekilde etkilenmesine, ve küresel güvenlik dinamiklerinin kökten değişmesine neden oldu.

    Saldırılar Nasıl Gerçekleşti?

    Saat 08:46’da, Amerika Birleşik Devletleri’nin sembolü olan New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’nin Kuzey Kulesi, American Airlines Flight 11 tarafından kaçırılarak vuruldu. Sadece 17 dakika sonra, 09:03’te Güney Kulesi, United Airlines Flight 175 tarafından hedef alındı. Ardından Pentagon’a çarpan American Airlines Flight 77 ve dördüncü uçak olan United Airlines Flight 93, yolcuların cesur direnişi sonucu Pensilvanya’da düştü.

    Saldırıların Sonuçları

    Binlerce Kayıp: Saldırılar sonucu, Dünya Ticaret Merkezi’nde yaklaşık 2,977 kişi hayatını kaybetti. Bu, Amerika’nın modern tarihindeki en büyük kayıp olarak kabul edilir.

    Güvenlik ve İstihbarat Değişiklikleri: Saldırılar, ABD’nin ulusal güvenlik politikalarını ve istihbarat topluluğunu yeniden şekillendirdi. Patriot Act ve Department of Homeland Security gibi yeni yasalar ve kurumlar oluşturuldu.

    Uluslararası İlişkilerde Değişiklikler: 11 Eylül, ABD’nin uluslararası ilişkilerini derinden etkiledi. ABD, terörle mücadele için Afganistan’a ve ardından Irak’a askeri müdahalede bulundu.

    Havacılık Güvenliği Geliştirmeleri: Saldırılar sonrası, havacılık güvenliği büyük ölçüde artırıldı. Yolcu kontrolleri ve güvenlik prosedürleri ciddi bir şekilde sıkılaştırıldı.

    Kültürel ve Duygusal Etkiler: 11 Eylül, Amerikan kültürüne ve psikolojisine derin bir etki bıraktı. Toplumun güvenlik endişeleri arttı ve birçok insan yaşananları unutulmaz bir şekilde hatırlamaktadır.

     

    11 Eylül 2001 saldırısını konu alan birçok film ve belgesel yapılmıştır. Bu filmler, saldırıların etkilerini, kahramanları ve olayların ardındaki hikayeyi farklı perspektiflerden ele almaktadır.

    World Trade Center (2006): Oliver Stone tarafından yönetilen bu film, New York Şehri İtfaiye Teşkilatı üyeleri John McLoughlin ve Will Jimeno’nun gerçek hayat hikayesini anlatıyor. İkisi, WTC kulelerinin enkazı altında mahsur kalan az sayıdaki kişiden ikisidir.

    United 93 (2006): Paul Greengrass’ın yönettiği bu film, dördüncü uçak olan United Airlines Flight 93’ün yolcularının direnişini konu alır. Yolcular, uçağın başka bir hedefe çarpmasını önlemeye çalışırken uçağı kontrol etmeye çalışır.

    Fahrenheit 9/11 (2004): Michael Moore’un belgeseli, 11 Eylül saldırılarından sonraki politik olayları ve ABD hükümetinin tepkisini eleştiriyor.

    Reign Over Me (2007): Bu drama filmi, 11 Eylül saldırılarının bir sağ kalıcı olan Charlie Fineman (Adam Sandler) üzerindeki etkisini konu alır. Charlie, ailesini kaybettikten sonra duygusal bir çöküş yaşar.

    Man on Wire (2008): Bu belgesel, 1974 yılında Philippe Petit’in Dünya Ticaret Merkezi kuleleri arasında ip üstünde yürüyüş yapma girişimini anlatır. Olay, 11 Eylül saldırılarından önceki döneme ait olsa da, ikonik kulelerin önemini vurgular.

    102 Minutes That Changed America (2008): Bu belgesel, 11 Eylül saldırıları sırasında New York’ta bulunan insanların amatör kameralarıyla kaydettikleri anları derlemektedir. Gerçek zamanlı görüntülerle olayın gerilimini ve korkusunu yansıtmaktadır.

  • Orlando (1992) – Feminizm ve Toplumsal Cinsiyet

    Orlando (1992) – Feminizm ve Toplumsal Cinsiyet

    Orlando filmi, Virginia Woolf’un 1928 yılında yazdığı aynı adlı romandan, 1992 yılında yönetmen Sally Potter tarafından sinemaya uyarlanmıştır. Ayrıca yönetmen, 1978 yılında kurulan Feminist Improvising Group adında doğaçlama avangart caz ve deneysel müzik yapan bir toplulukta yer almaktadır.

    Film, İngiltere’de 1600’lü yıllardan itibaren yaşamakta olan lord ve şair Orlando’nun (Tilda Swinton) yaklaşık 400 yıllık hayatının dönemleri konu edinmektedir. Filmde kadın görünümlü erkek olarak tasvir edilen Orlando, derin uykulara yatmakta ve kendini zamansal bir değişimin içinde bulmaktadır. Bu süreç içinde hiç yaşlanmaz ve bir zaman uyandığında bedensel değişime uğrayarak tamamen kadın vücuduna sahip olmuştur.

    Gherardi’ye (2005) göre feminizm “Kadın nedir?” sorusunu temel alır ve bu soruya feminist teorilerin arasındaki farklılıkları şekillendiren üç cevap verir. Beden, toplum, kültür veya politika, dil.

    Beden: Biyolojik ve fiziksel görünüm bağlamında erkek ve kadın cinselliği ve çocuk doğurma kapasitesi olarak bedeni temel dayanak noktası alan yaklaşımlar kadınların niteliklerini tanımlamak için dişil bedeni kullanır (Akt. Çetinel ve Yılmaz, 2016:122).

     Toplum, Kültür veya Politika: Bireylerin biyolojik ve fizyolojik olarak eril veya dişil bir bedene sahip olduğu doğrudur. Bununla birlikte bu bedenlere sahip olan bireylerin erkek ve kadın olarak kimlik kazanmaları içine doğdukları toplumsal kültür bağlamında şekillenir. Bir diğer ifadeyle fiziksel ve biyolojik farklılıklar çerçevesinde bireysel algı, tutum ve davranışlar toplumsal ve kültürel inanışlara göre biçimlenecektir (Akt. Çetinel ve Yılmaz, 2016:122).

    Orlando filmi, içinde adil kelimesi geçen bir film cümle ile başlamaktadır. Bir eşitsizliğin bir ötekinin olduğu mesajı verilmektedir. Anlatıcının eşliğinde filmin baş karakteri Orlando kameraya dönüp seyirciyle bakışır. Film yabancılaştırma unsurunu kullanarak bunun bir film olduğunu henüz filmin başında izleyiciye açık etmektedir.  Çeşitli bölümlere ayrılmış filmde, 1600 yılı yani filmin başlangıç yılı ölüm başlığında toplanmaktadır. Bu bölümde İngiltere Kraliçesi ölmektedir. 1610 yılında ise Aşk teması geçmektedir. Orlando, bir Rus leydisine âşık olup aradığını bulamamaktadır. Zaten nişanlı olan Orlando’ya karşı nişanlısı ‘’erkekler hepiniz aynısınız’’ söylemini gerçekleştirmektedir. Rus leydi tarafından sevgisine karşılık bulamayan Orlando da ‘’kadınlar hepiniz aynısınız’’ demektedir. 1700 yılına gelindiğinde Orlando aynı şekilde hiç yaşlanmamıştır. Fakat ayna karşısına geçtiğinde tamamen kadın vücuduna sahip olduğunu görmektedir. Lord yerine artık leydi olan Orlando, kadın kıyafetleri giymekte bir grup şair ve soylu tarafından kadınların küçük düşürüldüğü bir ortamda yer almaktadır. Lord olduğu dönemde büyükelçi olarak çeşitli yerlerde görev yapmakta ve sarayın en önemli görevlerine terfi etmiştir. Leydi olması ve cinsiyetindeki karmaşa dolayısıyla miras ve görevlerinin askıya alındığı belirtilmektedir. Arşidük Harry, kendisi ile evlenmesini böylelikle tekrar bir şeylere sahip olabileceğini söylemektedir. Özgür bir ruha sahip olan Orlando, ataerkil sahiplenmeyle karşı karşıya kalmıştır.

    Gherardi’nin beden kavramında, kadının niteliği belirtilirken doğurganlığı üzerinden bir dayanak noktasına varılmaktadır. Daha sonra Orlando’nu kadın olduğu kabul edilir ama mirasçısının olabilmesi için bir erkek çocuk dünyaya getirmesi gerektiğine karar verilmektedir. Toplum, kültür veya politika üzerinde ki değerlendirmede, Orlando’nun kadın kimliğinin kabul edilmesi, sahip olduğu birçok değerin ve niteliğin ona koyulan kurallar çerçevesinde ele alınması gerektiğine hükmeder.

    Feminist hareketler, toplumdaki kadın erkek eşitsizliğini ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Bedensel dönüşümünde, ‘’ben aynı Orlando sadece bedenim farklı’’ şeklinde bir cümle kullanmaktadır. Sadece cinsiyetin farklılaşması bütün saygınlığını olumsuz yönde etkilemektedir.  Toplumsal cinsiyet ayrımının net bir şekilde görüldüğü filmde, Orlando bir adamla tanışmaktadır. Eş adayı olarak gördüğü adamın daha sonra ayaklarını yıkadığı görülmektedir. Çocuk sahibi olabilmek veya eş vazifesi olarak görülen bir rolün temsilidir.

    Toplum, kadına ve erkeğe farklı roller yüklemektedir. Orlando, iki rollüde sahiplenmiş bir karakterdir. Kadına dönüşümünü, ilk etapta onda sadece fiziksel bir farklılık olarak görmektedir. Lord ve daha sonra Leydi olduktan sonra da aynı karakter yapısını sürdürmek istemektedir. Toplumun veya baskın tarafın ona birtakım dayatmaları sonucunda evlenmesi veya çocuk sahibi olması gerektiğine karar verilmektedir. Ataerkil toplum düzeni içinde yüzyıllar boyunca kadına yüklenen görevlerle birlikte film içinde de Orlando’nun sosyal ve siyasal birtakım haklarının engellendiği, ayrıca cinsiyet değişiminin sonrasında daha önceden sahip olmuş hakların sorgulandığı görülmektedir. Filmin çekildiği dönem olan 1990’lara kadar yaşamını sürdüren Orlando, ayrıca çocuk sahibi olmuş ve yaşananları romanlaştırmıştır. Yazılan romanın anlatıcısı olarak da düşünülebilen film, başladığı nokta olan bir ağacın altında son bulmaktadır.

    Kaynakça:

    Çelik, F. (2015). Virginia Woolf’un “Orlando”sunda Cinsiyet Dönüşümü. Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi. Folklor/edebiyat, 21 (84).

    Çeti̇nel, E, Ersoy Yılmaz, S. (2016). Feminist Teori: Yönetim ve Organizasyon Alanına Eleştirel Bir Yaklaşım. Çankırı Karatekin Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 6 (2), 119-148

    Nalbant, F, Korkmaz, T. (2019). Feminist Teori Temelinde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Türkiye Bağlamında Değerlendirilmesi. Artvin Çoruh Üniversitesi Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, 5 (2), 165-186.

    Taş, G. (2016). Feminizm Üzerine Genel Bir Değerlendirme: Kavramsal Analizi, Tarihsel Süreçleri ve Dönüşümleri. Akademik Hassasiyetler, 3 (5).

    İnternet Kaynakları:

    https://filmloverss.com/bir-aliskanliktan-ibaret/., Erişim Tarihi: 02.01.2021.

    https://filmhafizasi.com/orlando-1992/., Erişim Tarihi: 02.01.2021.

    http://www.dipnotkitap.net/ROMAN/Orlando.htm., Erişim Tarihi: 02.01.2021.

    https://oggito.com/icerikler/orlando-gule-oynaya-sinirlari-Ihlal-etmek-jeanette-winterson/8527., Erişim Tarihi: 02.01.2021.

    https://en.wikipedia.org/wiki/Orlando_(film),. Erişim Tarihi: 02.01.2021.

  • Kuru Otlar Üstüne’den İlk Fragman Yayınlandı

    Kuru Otlar Üstüne’den İlk Fragman Yayınlandı

    19 mayıs 2023’te 76. Cannes Film Festivali’nde gösterilen ve Merve Dizdar’ın En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazandığı Kuru Otlar Üstüne’nin Fransızca fragmanı paylaşıldı. 12 Temmuz 2023’te Fransa’da vizyona girmesi beklenen filmin, Türkiye’de ise ne zaman vizyona gireceği henüz bilinmiyor.

    Filmin konusu ise şöyle; Samet, Anadolu’nun ücra bir köyünde genç bir öğretmendir. Yıllardır İstanbul’a tayin edilmeyi beklemektedir, ancak bir dizi olay tüm umudunu yitirmesine neden olur. Ta ki kendisi gibi genç bir öğretmen olan Nuray’la tanıştığı güne kadar…

  • Kuru Otlar Üstüne Cannes Film Festivali’nden Ödülle Döndü

    Kuru Otlar Üstüne Cannes Film Festivali’nden Ödülle Döndü

    Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kuru Otlar Üstüne bu yıl 76. düzenlenen Cannes Film Festivali’nde büyük beğeni topladı.  Filmde Nuray karakterini canlandıran Merve Dizdar, En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazanma başarısı gösterdi.

     

     

  • Zeki Demirkubuz’a Göre Sinema Tarihi’nin En İyi Filmi Netflix’ten

    Zeki Demirkubuz’a Göre Sinema Tarihi’nin En İyi Filmi Netflix’ten

    Usta Yönetmen Zeki Demirkubuz, geçtiğimiz günlerde HaberTürk Tv’de yayınlalan ve Haluk Mertbey’in sunduğu ”Meseleler” programına konuk oldu. Yaklaşık 2 saat süren programda Demirkubuz’a yakın zamanda izlediği filmler soruldu.

    Zeki Demirkubuz en sevdiği filmin önceden Stalker (Yön. Andrey Tarkovksi: 1979) olduğunu ancak şu an ise Netflix yapımı Roma (Yön. Alfonso Cuarón: 2018) filminin sinema tarihinin en iyi filmi olduğuna yönelik iddaalı bir açıklama yaptı. Son dönemde yapılan filmlerden ise The Banshees of Inisherin (Yön. Martin McDonagh: 2022) eserinin hikayesinden etkilendiğini ifade etti.

     Roma Filmi Ne Anlatıyor?

    Roma (2018) filmi, yönetmen Alfonso Cuarón tarafından yazılan ve yönetilen bir drama filmidir. Film, 1970’lerde Meksiko’da yaşayan bir ailenin hizmetçisi olan Cleo’nun hayatını konu almaktadır. Cleo, ailenin ev işlerini yaparken aynı zamanda onların çocuklarına da bakmaktadır. Film, aile ve Cleo arasındaki dinamikleri, sosyal sınıf farklarını, ırksal ayrımcılığı ve aile içi sorunları ele almaktadır.

    Filmdeki en büyük temalardan biri, Cleo’nun aile içindeki konumudur. Cleo, ailenin bir hizmetçisi olmasına rağmen, aile ile arasında oldukça samimi bir ilişki vardır. Ancak bu ilişki, Cleo’nun hamile kalmasıyla birlikte test edilir. Aile üyeleri, Cleo’nun hamile olduğunu öğrendiklerinde onu terk etme kararı alır. Bu durum, Cleo’nun aile ile olan ilişkisini sorgulamasına ve kendi kimliğini keşfetmesine neden olur.

    Roma aynı zamanda politik bir film olarak da kabul edilebilir. Film, Meksika’daki siyasi ve sosyal değişimlere işaret eder. Filmde, özellikle ailenin baba figürünün protestolara katılmak için evi terk etmesi ve sonrasında tutuklanması gibi olaylar bu durumu vurgular.

    Sonuç olarak; Roma, duygu yüklü bir drama filmidir. Film, 1970’lerin Meksiko’sunu gerçekçi bir şekilde ele alırken, aile içi ilişkiler, sosyal sınıf farkları ve politik değişimler gibi birçok temayı da ele almaktadır.

     

     

  • Yapay Zeka ChatGPT’ye Göre Sinema Tarihinin En İyi Filmleri

    Yapay Zeka ChatGPT’ye Göre Sinema Tarihinin En İyi Filmleri

    Son zamanlarda hayatımızın önemli bir parçası haline gelen yapay zeka, birçok farklı alanda kullanılmaktadır. Popüler yapay zeka araçlarından birisi olan ChatGPT’ye sinema tarihinin en iyi filmlerini sorduk.  Yapay zeka ise bize 10 filmlik bir liste yaptı ancak bunların öznel değerlendirmeler neticesinde değişiklik gösterebileceğini de not düştü.

    Sinema tarihinin en iyi filmleri hakkında birçok farklı görüş bulunmaktadır, ancak genellikle en çok övülen filmler arasında şunlar bulunur:

    1. The Godfather (1972) – Francis Ford Coppola’nın yönettiği bu suç draması, bir suç ailesinin lideri olan Vito Corleone’un hikayesini anlatıyor.

    2. Citizen Kane (1941) – Orson Welles’in yönettiği bu film, gazete magnatı Charles Foster Kane’in hayatını anlatıyor ve genellikle sinema tarihinin en iyi filmleri arasında yer almaktadır.

    3. Casablanca (1942) – Michael Curtiz’in yönettiği bu romantik drama, II. Dünya Savaşı sırasında Casablanca’da geçmektedir ve yıldız oyuncular Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman’ı içermektedir.

    4. The Shawshank Redemption (1994) – Frank Darabont’un yönettiği bu film, hapishanedeki bir mahkumun hikayesini anlatıyor ve genellikle en sevilen filmler arasında yer almaktadır.

    5. Pulp Fiction (1994) – Quentin Tarantino’nun yönettiği bu suç filmi, farklı karakterlerin öykülerini birleştiriyor ve Tarantino’nun imzası olan yüksek dozda şiddet ve diyaloglarla dolu.

    6. Star Wars (1977) – George Lucas’ın yönettiği bu epik bilimkurgu filmi, Jedi Şövalyeleri ve Galaktik İmparatorluk arasındaki savaşı anlatıyor ve büyük bir hayran kitlesi tarafından takip ediliyor.

    7. 12 Angry Men (1957) – Sidney Lumet’in yönettiği bu drama, bir jüri odasında geçmektedir ve jüriler arasındaki tartışmaları ve karar sürecini anlatmaktadır.

    8. Schindler’s List (1993) – Steven Spielberg’in yönettiği bu holokost filmi, Nazi Almanyası’nda Yahudilere karşı yürütülen soykırımı anlatıyor ve gerçek bir hikayeden uyarlanmıştır.

    9. The Godfather Part II (1974) – Francis Ford Coppola’nın yönettiği bu suç draması, Vito Corleone’un gençliğini ve oğlu Michael’ın hikayesini anlatıyor.

    10. The Dark Knight (2008) – Christopher Nolan’ın yönettiği bu süper kahraman filmi, Gotham City’deki Batman ve Joker arasındaki savaşı anlatıyor ve genellikle en iyi süper kahraman filmleri arasında yer almaktadır.

  • Özel Hayatlar (2009) Film İncelemesi

    Özel Hayatlar (2009) Film İncelemesi

    “Her şey bir gün kaybolur. Ama geriye kalan her şey yeni dünyada devam edecektir.”

    Polonya ve Hollanda kökenli bağımsız yönetmen Urszula Antoniak tarafından çekilen Nothing Personal (Özel Hayatlar, 2009) filminin baş rollerinde Lotte Verbeek (Anne) ve  Stephen Rea (Martin) yer alıyor.  Locarno Film Festivali’nde gösterilip ödülle ayrılan film, Hollanda’dan bütün hayatını geride bırakmayı amaçlayarak İrlanda’ya doğru yola koyulan genç bir kadının hikâyesine odaklanıyor.

    Filmin yönetmeni Urszula Antoniak’ın Kieślowski Film Okulu’nda eğitim almış. Bu durum Üç Renk: Mavi filmi ile bir bağ kurabileceğimize yardımcı oluyor. Üç Renk: Mavi’de de trafik kazazı sonucu ailesini kaybeden kadınının bütün eşyalarından ve anılarından kaçmak amacıyla kimsenin onu tanımadığı bir yere doğru gitme çabasına tanıklık ederiz.

    Film henüz ilk sahnesinde; boş bir evde eşyalarını sokağa bırakmış ve parmağındaki yüzüğü çıkaran Anne karakteri ile tanışılır. Bu sahnede; karakterin hüsranla biten bir ilişkisinin olduğunu ve bu sebeple ülkesini terk etmek istediği anlaşılıyor. Nitekim; kimi zaman otostop kimi zaman ise yayan şekilde yollar boyunca Anne’nın yolculuğunu izleriz.  Karakterin nereye gittiğine dair bir bilgisinin olup olmadığına yönelik seyirci düşünmeye teşvik edilir.

    Anne uzun süren yolculukların ardından İrlanda’da yarım adada tek başına olduğu anlaşılan bir eve girer. Evde bir süre vakit geçirdikten sonra evden ayrılır. Bir süre sonra ise evin sahibi olan Martin ile karşılaşır. İsyankâr ve cesaretli bir karakter yapısına sahip olan Anne, yemek karşılığı Martin’in bahçesinde çalışmayı kabul eder. Orta yaşlarının biraz üstünde olan Martin ise; disiplinli, edebiyattan ve sanattan anlayan ancak sağlık sorunları yaşayan bir adamdır.

    Karakter olarak kimi zaman çatışan Anne ile Martin, bir süre sonra aynı evde yaşamaya başlarlar. Aynı evi paylaşan bu ikili, bir anlaşma yaparak özel hayatları hakkında konuşmamayı kural olarak kabul ederler. Öyle ki birbirilerinin isimlerini dahi bilmeden kimi zaman ortak ilgi alanları olan müzikten bahsederler. Sanat dallarına olan ilgileri onların ortak dili oluyor.

    Bir süre sonra ise birbirlerinin geçmişini merak ederler. Martin, Anne’nın boş evini ziyaret eder. Anne ise Martin’in eşyalarının arasından onun kim olduğuna yönelik bir şeyler öğrenir.  Bu durum iki tarafı da aslında memnun etmemiştir. Çünkü özel hayat konusunda kabul ettikleri kuralı ihlal etmişlerdir.

    Nitekim bir zaman, Martin çok yakın bir süre sonra öleceğini hissettiğinden Anne’ya bir not bırakarak intihar eder. Anne ise onu, yatağındaki çarşafa sarar ve ona son kez sarılır. Martin yazdığı notta evini ona bıraktığını ve burada özgürce yaşayabileceğinden bahsetmiştir. Ancak Anne final sahnesinde tıpkı filmin başında olduğu gibi anılarından kaçar ve bir otele yerleşir. Oysa ki film içindeki konuşmalarda Anne, Martin gibi kimsenin onu bulamayacağı bir yerde yaşama fikrinin cazibesinden bahsetmiştir.

    “-Ne istiyorsun peki?

    -Senin gibi olmayı. Bu evde yaşamayı ve bu adada yalnız olmayı. Kimse seni görmüyor, kimse seni tanımıyor.”

    Özetle; Anne, filmin başında nişanlısından ayrılmış ve evini boşaltıp bir bilinmeyene doğru yol almıştır. Filmin sonunda ise aynı evi paylaştığı karşılıklı sevgi ve saygının üst düzeyde olduğu adamı kaybetmesi onu yine bir bilinmezliğe götürür. Materyalist  düşünceye sahip olan Anne, kaybetme ve hayal kırıklığı sonrası ilk tercih ettiği şey evinden ve eşyalarından uzaklaşmaktır. Anne; özgürlüğün peşinden koşan, acı hatıralarla dolu geçmişinden uzaklaşan, özgür ve cesur  ruhlu bir kadını temsil eder (N.S).

  • ”Aile” Nasıl Bir Dizi?

    ”Aile” Nasıl Bir Dizi?

    ‘’Ailede bütün kötülükler iyi niyetle yapılır’

    İlk bölümüyle 7 Mart 2022 Salı akşamı Show televizyonunda ekrana gelen dizinin başrollerini Kıvanç Tatlıtuğ (Aslan Soykan) ve Serenay Sarıkaya (Devin Aydın) paylaşıyor. Ay yapım imzalı dizinin senaristliğini Hakan Bonomo, yönetmenliğini ise Ahmet Katıksız üstleniyor. Dizinin oyuncu kadrosunda Nur Sürer ve Nejat İşler gibi tanınmış oyuncular da yer alıyor.

    Yaklaşık 120 dakika süren dizinin konusu ise şöyle; Tanınmış bir aileden gelen Aslan Soykan, kendisiyle benzer sorunlar yaşayan psikolog Devin Aydın ile tanışır ve aile içinde farklı durumlar ortaya çıkar.

    Dizinin ilk sahnesi bir uçak yolculuğu sırasında Aslan ve Derin’in dizilerden aşina olunan klasikleşen atışmalı tartışmalarla başlıyor. Derin’in gergin olduğu elindeki plastik şişeyle oynayarak rahatlamaya çalıştığı ancak Aslan’ın sesten rahatsızlık duyarak uyarması neticesinde bir dizi atışma gerçekleşir. Uçaktan inilir Derin’in acil içi vardır ve taksi bulamaz, olaya şahit olan Aslan ise kendisini bekleyen araç ile onu gideceği yere bırakmayı teklif eder. Derin ile Aslan bir hastaneye gider, Derin’in madde bağımlısı kardeşi intihar girişiminde bulunmuştur.

    Hastane çıkışı Derin, Aslan’ın arabasına binip uyur ardından Aslan’ın amcası ile yaptığı sert iş görüşmesine şahitlik eder. Birbirlerine âşık olurlar ve ilk iki bölümde üç kez ayrılır barışırlar. İki kez de birbirlerine evlenme teklifi ederler. Bunlar dizilerde alışık olduğumuz hikaye öğeleri olduğundan yabancılık çekmiyoruz. Karakterleri biraz daha yakından incelersek şunları söyleyebiliriz.

    Aslan’ın ailesi uzun sürelerdir kumar, şans oyunları, kara para aklama, mafyacılık gibi işlerle uğraşmıştır. Babası bir süre önce intihar etmiş bütün işleri Aslan idare etmektedir. Aile içi iletişimi özellikle annesiyle olan ilişkisi sorunludur. Annenin (Nur Sürer) her şeyi kontrol etme çabası Aslan’ı rahatsız etmektedir.

    Derin ise; sorunlu bir hayat yaşayan baba sevgisi görmemiş bir psikologdur. Açık sözlü ve cesur yapısıyla öne çıkar.

    Hikâyenin çok ilgi çekici olduğunu söylemek zor. Zengin, yakışıklı ve suç dünyasının içindeki bir adam ile, orta sınıf olduğu anlaşılan güzel kadının aşk hikayesi bize Türk dizilerinin senaryo yetersizliğini bir kere daha gösteriyor. Oyunculuklara söz etmek doğru olmaz Kıvanç Tatlıtuğ, Serenay Sarıkaya, Nur Sürer ve Nejat İşler etkili birer performans sergiliyor.

    120 dakikalık bir diziyi nitelikli biçimde doldurmanın ne kadar kolay olmadığı aşikâr. Hikâyenin savruk yapısı tahammülü zorlaştırıyor. Dizideki karakterlerin hepsinin ortak sorunu ailedeki iletişimsizlik ve karakterlerin psikolojik sorunlarının dışavurumu şeklinde özetlenebilmektedir. Her karakter kendini çeşitli psikolojik sorunlarla tanımlıyor. Temelinde ise aileden kaynaklandığına yönelik çıkarımlar yapmak oldukça açık.

    Dizinin alt metninde ve satır aralarında geçen kimi unsurlar ise dizinin araya sıkıştırılmış söylemleri olarak dikkat çekmektedir. Örneğin; Aslan’ın yardımcısının ısrarla kara para aklamak için dijital platform kurmayı tavsiye etmesi, ya da medya da var olma isteği gibi…diyaloglar arasında sürekli geçen mafya ile çeşitli baronların hayatlarının dizi veya belgesel yapılmasının toplumda ilgi ile karşılanacağı düşüncesine vurgu yapılması söylemleri çeşitli okumalar yapmaya açıktır. Dizide çeşitli sorgulanan söylemler var eğer bunları birer nükte, hiciv veya eleştiri olarak kabul edersek salt bir aşk hikayesinden ayrılabilir. Dramaturginin daha iyi noktalara taşınması diziye katkı sağlayabilir.

    Peki dizide sinematografik anlatım olarak neler dikkat çekti?

    Bu sahnedeki kurgu biçiminin oldukça başarılıdır. Sovyet sinema kuramcıları Vsevolod Pudovkin ve Sergei Eisenstein’ın geliştirdikleri Koşutluk (paralellik veya benzerlik) kurgusunun bir uygulamasıdır. Özellikle sinema filmlerinde görmeye alışkın olduğumuz bu yöntemi dizide görmek memnun edici oldu. Bu kurgu yönteminde benzer formlar arasında yapılan kesme ile anlam yaratılır. Kan ile pilava sıkılan ketçap arka arkaya kesilir ve bir benzerlik sağlanmış olur. Filmdeki kullanımı dışında bir başka örnek daha vermek gerekirse; bir kamera objektifi ile bir insan gözünün arka arkaya bağlanması benzerlik kurgusuna hizmet eder.

    Dizide bir başka iyi kurgu örneği ise; Aslan’ın Derin’i ailesinin sofrasına davet ettiği akşamda gerçekleşmektedir. Aslan’ın otoriter annesi Hülya Soykan, Aslan’ın eski sevgilisinin şantajlarından rahatsızlık duymuş ve ona sert bir ders vermeyi amaçlayarak genç kızın aracına adamlarınca kaza yaptırmıştır. Akşam yemeği ve kaza sahnesi eş zamanlıca kurgulanmış ve seyirciye Derin’in olası sonuna dair bir mesaj sunulmuştur.